serdengecti03 Mart 2012
Bir önceki sayıda “hadis hafızlığı”nı bahse konu edinmiş, ümmetler içerisinde, bizim ümmetimizden başka, kendilerine gönderilen İlahî kitabı yahut Peygamberlerinin sözlerini ezberlemiş bir ümmet bulunmadığını temel bir tesbit olarak ortaya koyduktan sonra, Müslüman nesillertarafından Kur’ân-ı Kerim yanında Allah Rasûlünün (sallallâhu aleyhi ve sellem) hadislerinin de ezberlendiğini, Hicri onuncu asrın başlarına kadar İslam coğrafyasının her yerinde, bugün ciltlerle ifade edilebilecek kadar hadisi ezbere bilen birçok hadis hafızının yetiştiğini anlatmıştık. Tarih ve biyografi okumaları yapanlar için bunun bilinen bir şey olduğunu, şaşılacak, garipsenecek yahut istifhamla karşılanacak bir şey olmadığını söylemiş ve müthiş hafızalarıyla, ezberlerinin çokluğuyla şöhret bulmuş bazı hadis hafızlarından dikkat çekici misaller zikretmiştik.
Daha sonra sözü günümüze getirmiş, tarih kitaplarımızda yer alan bu rivayetlerin hakikat olduğunun isbatı sadedinde günümüzde “Kütüb-i seb’a”yı (meşhur yedi hadis kitabını), yani yaklaşık otuz beş bin hadisi ezberlemiş hanım talebelerin bulunduğunu, dolayısıyla günümüzdeki bu örneklerden de hareketle bu rivayetlerin doğruluğu hususunda herhangi bir şekilde şüpheye mahal olmadığını belirtmiştik.
Ancak bu noktada, “böyle bir şeyin nasıl mümkün olabildiği” sorusunun akla gelebileceğini ifade etmiş, elbette hadis hıfzını mümkün kılan birçok sebebin bulunduğunu, ancak bize ayrılan yer sınırlı olduğu için bunun izahını bir sonraki sayıya bırakacağımızı söylemiştik. İşte bu yazıda, her biri hakkında belki sayfalarca yazı yazılabilecek bu sebepler özlü bir şekilde işlenmeye çalışılacaktır.
Hadis Hıfzını Mümkün Kılan Sebepler:
Bunların birincisi ilk nesillerin Sünnet telakkisidir. Onlar, Rasûlullah’ın (sallallâhu aleyhi vesellem) Sünnetini din olarak kabul ediyorlardı. Tabiîn neslinden İbn Sîrîn ve diğerlerinin Sünneti (Hadisi) kastederek söyledikleri: “Bu ilim dindir. Dininizi kimden aldığınıza dikkat ediniz!”[1] sözü bu hakikati ifade ediyordu. Onların gözünde Rasûlullah’ın Sünneti (aleyhissalâtu vesselam) “sefîne-i necât”tı. İbn Şihab ez-Zührî’nin naklettiğine göre, önceki âlimler: “Sünnete sarılmak kurtuluştur…” diyorlardı.[2] İmam Malik de bunu şu ölümsüz cümlelerle ifade edecekti: “Sünnet Nuh’un gemisidir; binen kurtulur, geri duran için boğulmak mukadderdir.”[3]
İmam Şafiî’nin isabetle belirttiği gibi, Sahabe, Tabiîn veya daha sonraki nesillerden, herhangi bir meselede kendisine Allah Rasûlünün (sallallâhu aleyhi vesellem) bir sözü yahut uygulaması nakledildiğinde o söz veya uygulamanın dışına çıkan, ifade ettiği hükmü görmezden gelen ve kendisini bağlamadığını düşünen hiç kimse olmamıştı.[4] Şam bölgesinin İmamı Evzâî’nin Âmir b. Abdillah’a söylediği: “Ey Âmir, Rasûlullah’ın bir hadisi sana ulaştığında aman başka türlü hüküm vermekten sakın! Çünkü o Allah’ın istediklerini bildiriyordu”[5] sözü ilk nesillerin Sünnete bakışını yansıtan özlü bir örnektir.
Sonra, Allah Teâlâ tarafından sevilmek, günahları bağışlanmış bir kul olmak ancak O’na ittiba ile mümkündü.[6] İşte bu yüzden Allah Rasûlünün (aleyhissalâtu vesselam) ağzından çıkan her bir sözü bir kurtuluş parolası gibi telakki ediyorlar, su gibi içiyorlar, ezberliyorlardı.
Birinciyle bağlantılı olarak ikinci sebep onların gönüllerindeki Peygamber sevgisidir. Ahlakını yakından bildikleri, canlarını uğruna feda saydıkları, hayatlarının her safhasında kendilerine güzel örnek kılınmış Peygamberin (salât ve selam olsun ona!) hayatın bütün dönemleri ile ilgili ve her türlü münasebetle söylediği sözlerini yahut sergilediği davranışlarını dikkatle takip ediyorlar, O’nu her yönüyle taklit ediyorlar, söylediklerini ezberleyip bunlarla amel ediyorlar ve başkalarına aktarıyorlardı. Dolayısıyla Sünnetin gönüllerinde mahfuz olması Peygambere (sallallâhu aleyhi vesellem) ittibanın, -tabir caizse- Peygamber gibi yaşamanın tabii bir neticesi idi.
Üçüncü sebep, Rasûlullah’ın (sallallâhu aleyhi vesellem) ilmin/hadisin başkalarına ulaştırılmasına dair emri ve ulaştıranlar için ettiği hayır duasıdır. “Benden işittiğiniz bir ayet bile olsa başkalarına ulaştırınız. Ve mahzur olmaksızın benim sözlerimi rivayet ediniz…”[7] “Burada bulunan bulunmayana bildirsin…”[8] “Bizden bir şey işitip onu işittiği gibi başkalarına aktaran kimsenin Allah yüzünü ak etsin…”[9] Bunlar ve benzeri muhtevadaki diğer rivayetler hadislerin ezberlenmesinde ve yazılmasında etken olmuştur. Nitekim Muallimî, muhaddislerin, hadislerin ezberlenmesini ve rivayet edilmesini farz-ı kifaye olarak gördüklerini söyler.[10]
Dördüncü sebep olarak şunu söyleyebiliriz: Onlar Kitabı ve Peygamberin Sünnetini sonraki nesillere taşımak için seçilmiş güzîde bir topluluktu. Onların tarih kitaplarında yazılı hayatlarına bir bütün olarak bakan kimseler bundan kesinlikle şüphe etmeyeceklerdir. Özellikle Sahabe nesli İslam davasını Rasûlullah (sallallâhu aleyhi vesellem) ile birlikte omuzlamış, O’na (aleyhissalâtu vesselam) arkadaş kılınmış, O’nun mübarek sohbetinden istifade etmiş, sonra gelen Tabiîn nesli de Sahabe terbiyesiyle büyümüştü. Dolayısıyla bu taşıyıcılığı mümkün kılacak maddî ve manevî özelliklerle mücehhez kılınmışlardı.
Belki dördüncüyle bağlantılı olarak beşinci sebep şudur: Onlar, adına “saadet asrı” dediğimiz en hayırlı zaman dilimlerinde yaşamışlar, özellikle Sahabe ve Tabiîn nesli Kur’ân ve Sünnetin diliyle tezkiye olunmuşlardı. “İslam dinine ilk giren Muhacirler ve Ensar ile onlara güzellikle tabi olanlar var ya, işte Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır.”[11] “Ümmetimin en hayırlıları benim içinde bulunduğum asırda yaşayanlarıdır. Sonra onu takip eden asırda yaşayanlar, sonra onu takip eden asırda yaşayanlar…”[12] Dolayısıyla onlar zamanın bereketinden istifade etmişler, kaynağa yakın olmanın hayır ve bereketini ömürlerinde, vakitlerinde, salahlarında, kazançlarında, ailelerinde, ilimlerinde, hıfzlarında… kısaca her şeylerinde görüp yaşamışlardır.
Altıncı sebep olarak söyleyebileceğimiz, Allah’la samimi bağlarının, salih niyetlerinin ve günahlardan sakınmalarının onları hıfzda bu ileri dereceye ulaştırdığıdır. Nitekim İbn Abbas (radiyallâhu anhuma) kişinin niyeti mikdarınca, yani niyetinin salih olduğu ölçüde hadis ezberleyebileceğini[13] söylerken, büyük Sahabi İbn Mes’ud da (radiyallâhu anh) farklı bir ifadeyle, insanın işlediği günah sebebiyle bildiğini unutabileceğini söylemektedir.[14] Burada, hadis ezberleyebilmek için gerekli zekâ, istidat, çalışkanlık gibi vasıfların dışında bir şeye, hadis ezberleyebilmenin samimiyet ve ihlâsa bağlı ilahî bir lütuf olduğuna vurgu yapılmaktadır. Nitekim Hatib el-Bağdâdî, hadis hıfzına yardımcı sebepleri sayarken ilk sebep olarak niyetin salih olması gerektiğini söylemektedir.[15] İmam Malik’e: “Hadis ezberine faydalı olabilecek bir şey var mı?” diye sorulmuş, o da: “Faydası olacak bir şey varsa o da masiyetleri terk etmektir” cevabını vermiştir.[16] Bu hususun hadise mahsus olmayıp bütün şer’î ilimlerin tahsilinde aranan bir şey olduğu söylenebilir. İmam Şafiî’nin, hocası Vekî’a, hafızasının kötülüğünü şikâyet ettiği, Vekî’in de ona, ilmin bir nur olduğunu, nurun ise günahkâra verilmeyeceğini söyleyerek günahlardan uzak durmasını tavsiye ettiği meşhurdur.[17]
Yedinci ve bizi burada birinci dereceden ilgilendiren sebep şudur: Yazının sonraki dönemler gibi yaygın olmadığı ilk zamanlarda her türlü bilgi ve kültür malzemesi ağızlardan alınıyor, “sütûrda değil sudûrda, yani kitap sayfalarında değil gönüllerde” muhafaza ediliyor, gönüllerden gönüllere aktarılıyordu. Özellikle tedvin öncesi dönemde yazma yanında ezberlemenin de ilim tahammül yollarından biri olduğu, hatta yaygın bir şekilde bu yolun kullanıldığı bilinmektedir.
Bilindiği gibi cahiliye dönemi Arap toplumu güçlü hafızasıyla tanınan bir toplumdu. Kendi kültür ve tarihleriyle ilgili her türlü malzemeyi hafızalarında saklıyorlardı. Binlerce beyit şiiri, Kâbe duvarına asılan kasideleri, kendi tarihlerindeki önemli günleri, o günlerde yaşanan hadiseleri, yapılan konuşmaları, neseb bilgisini… hepsini ezbere biliyorlardı. Bazı ihtiyaçlar ve belli münasebetler sebebiyle yazıya başvurdukları, çoğunlukla hafızaya itimad ettikleri için hafızaları güçlenmiş ve keskinleşmişti. İslam’ın ilk muhatabı Sahabe neslinin ve sonra Tabiîlerin de bu sebeple hadisleri ezberliyor olmalarından daha tabii bir şey olamazdı.
İbn Abdilberr; İbn Abbas, Şa’bi, İbn Şihab, Nehaî, Katâde gibi hadis yazımına karşı çıkan Sahabi ve Tabiîlerin Arap olduklarını, cahiliye dönemi Arapları gibi yaradılış itibarıyla ezberlemeye yatkın yaratıldıklarını, bir defa işitmekle ezberleyebildiklerini, bu sebeple hadislerin yazımına sıcak bakmadıklarını söyler.[18]
Sözün burasında Allame Süleyman en-Nedvi’ye kulak verelim: “Malum olduğu üzere Arapların hafızası kuvvetliydi. Binlerce şiiri ezbere biliyorlar, eksik veya fazlalık olmaksızın onları ezbere okuyorlardı. Tabiat-ı beşer icabıdır ki, insanlar kabiliyetlerinden birini öne çıkarır, çok kullanırlarsa o, kuvvet ve canlılık kazanır.
Sahabe ve Tabiîn hadis ezberleme hususunda o kadar pratik yaptılar ki bu hususta ulaşılması güç bir yere vardılar. Bir hadis işittikleri zaman onu kavrıyorlar ve bugünlerde çocukların Fâtiha sûresini ezberlediği gibi onu ezberliyorlardı.
Muhaddisler Allah Rasûlünün (aleyhissalâtu vesselam) binlerce, hatta yüz binlerce hadisini ezbere biliyorlardı. İşittikleri hadisleri yazıyor ve ezberliyorlardı.”[19]
Ebu Hilal el-Askerî’nin sözleri de bu söylenenleri teyit eder niteliktedir: “Araplardan nakledilen haberlerin ifade ettiğine göre, onlar uzun hutbe ve kasideleri dinliyorlar ve yalnızca bir kere dinlemekle ezberliyorlardı. Onların hatipten veya şairden, söylediği sözü tekrarlamasını istedikleri rivayet edilmemiştir. Aslında Arap olmadığı halde Arapların arasında yetişmiş kimseler (Muvelledûn) içerisinde de bu vasıflara sahip olanlar vardı.”[20]
Sekizinci sebep olarak şunu söyleyebiliriz: Önce Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselam) tarafından hadislerin yazımının yasaklanması,[21] sonra Sahabe ve Tabiîn neslinden azımsanamayacak bir kısmının, Kur’ân ayetleriyle karışabileceği, Kur’ân’ın ihmal edilip başka kitaplarla meşgul olunacağı, kitaba itimad edilip ilmi ezberlemenin terk edileceği, kitaplara yazılırsa ehil olmayanların eline geçebileceği… gibi çeşitli endişelerle hadislerin yazılmasına karşı çıkışları ve “biz nasıl ezberlediysek siz de ezberleyin” genel tavrının da özellikle ilk dönemlerde hadislerin ezberlenmesinde etkili olduğu şüphesizdir.[22]
Belki sekizinci sebebin şıkları içerisinde mütalaa edilebilecek, ama önemine binaen ayrı bir madde halinde değerlendirmeyi uygun gördüğümüz dokuzuncu sebep şudur: Sadr-ı evvelde (ilk dönemlerde) hadislerin yazılması yanında ezberlenmesi gerektiğine de inanılıyordu. Yazıya itimadın insanları tembelliğe iteceği, hadisi ve ilmi ezberlemenin önüne geçeceği düşünülüyordu. Yukarıda işaret edildiği gibi, bir dönem hadislerin yazılmasına karşı çıkılmasının sebeplerinden birinin de bu olduğu malumdur.[23]
Bu endişeyi Hatib el-Bağdadi’nin ağzından dinleyelim: “İnsanlara hadisleri ezberlemeleri emredildi. Çünkü isnad kısa, zaman nübüvvet asrına yakındı. Yazıya itimad, hafızaya zarar vereceği, hatta ezberleme kabiliyetinin tamamen kaybolmasına sebep olacağı için yasaklandı. Yazı olmayınca insanın her yerde beraberinde olan hafızası güçlenecekti…
Seleften birçoğu hadis ezberleyebilmek için yazıdan yardım alıyor, yazarak çalışıyordu. Sağlamca ezberledikten sonra, artık hafıza yazıya itimad eder, bu da ezber gücünün azalmasına ve ezberlenen bilgiyi muhafaza için çaba göstermemeye sebep olur korkusuyla yazdıklarını imha ediyorlardı.”[24]
Mesela Tabiînin büyüklerinden Said İbnu’l-Müseyyeb, hafızası zayıf olduğu, ezberleyemediği için İbn Harmele’nin yazmasına izin vermişti.[25]
Yine Tabiînden İbrahim en-Nehaî: “Yazmayın, yazarsanız yazdıklarınıza itimad eder (ezberlemeyi ihmal edersiniz)” [26] demişti.
“Sahabenin çoğu hadis yazımından uzak duruyorlar, “nasıl olsa yazılı olarak var, ihtiyaç halinde müracaat ederiz” düşüncesiyle insanların hadisi ezberleme ve üzerinde düşünmeyi ihmal edip yazıya itimad edeceklerinden korkuyorlardı. Gerçekten de korktukları şey oldu. Yazı ve tedvine ihtimam arttıkça ezbere verilen önem azaldı.”[27]
Nitekim Zehebi’nin “Tezkiratu’l-huffaz”da Tabiîn dönemi hafızlarını zikrettikten sonra yaptığı genel değerlendirme bu tesbiti haklı çıkarmaktadır. Tabiîn dönemi sonu için şunları söyler: “… Âlimlerde ezberleme faaliyeti azalmaya başladı. Kitaplar tedvin edildi; kitaplara itimat ettiler. Hâlbuki bu vakitten önce Sahabe ve Tabiînin ilmi gönüllerdeydi; onların gönülleri ilim hazineleriydi.” [28]
Dokuzuncu sebeple bağlantılı olarak da düşünülebilecek onuncu sebep onların ilim anlayışlarıdır. Onlar insanı Allah’a yaklaştırmayan, haşyet îras etmeyen, yaşanan hayata dönüşmeyen kuru bilgiyi ilim saymıyor, sahip olduğu bilgiyi yaşantısıyla özdeşleştirmeyen kimseyi âlim olarak kabul etmiyorlardı. Hatib el-Bağdadi’nin ilim ile amel arasındaki yakın ve güçlü bağı işlediği nefis eseri “Iktızâu’l-ilmi el-amel” bu söylediğimizi ifade eden örneklerle doludur. Sa’d b. İbrahim, Mücahid, Şa’bî, Hasan el-Basrî gibi birçoğu âlimi “haşyet sahibi” kimse olarak tarif ediyorlardı.[29] İmam Malik ilmin, Allah’ın kişilerin kalbine koyduğu bir nur olduğunu söyler.[30] Hasan el-Basrî’nin sözünün ifade ettiğine göre, o zamanlar dinî ilimleri tahsile başlayan bir talebenin öğrendikleri hemen üzerinde, hal ve hareketlerinde, tavır ve edasında, söz ve davranışlarında görülüyordu.[31] Netice itibariyle, hayata aktarılan, söz, tavır, inanç, davranış haline gelen bilginin artık unutulma ihtimali kalmıyordu. Nitekim Vekî’ b. el-Cerrâh ve diğerleri, hadisleri, gereğince amel ederek ezberlediklerini söylemektedir.[32]
Bir başka veçheden, onlar sahibiyle yaşamayan, gönüllerde mahfuz olmayan, bazı kitaplarda ifade edildiği şekliyle, kişi denize düştüğü zaman onunla birlikte yüzmeyen, hamama girdiğinde onunla beraber girmeyen, kitaplara yazılıp bırakılmış bilgiyi ilim saymıyorlardı. Tabir caizse, bilgi sahibi olmakla bilgiye ulaşabilmeyi birbirinden ayırıyorlardı. Bunun için ilmi ezberlemeye teşvik eden kitaplar yazıyorlar ve müzakerenin, okunan dersin ezberlenip hafızada iyice yerleşene kadar tekrar edilmesinin şart olduğunu söylüyorlardı.
Abdurrezzak b. Hemmam es-San’ânî: “Sahibiyle birlikte hamama girmeyen ilmi, ilimden sayma” diyor, sonra:
“Kitap sandığının içindeki ilim ilim değildir
İlim ancak göğsün muhafaza ettiğidir” beytini okuyordu.[33]
Yine, Râmehurmuzî: “Kitaplara yazılıp bırakılan ilimde hayır yoktur” diyor, sonra o da Abdurrezzak’ın okuduğu beyti okuyordu.[34]
Yine sekizinci sebebin şıkları içinde mütalaa edilebilecek, ancak ayrıca zikretmeyi uygun gördüğümüz on birinci sebep şudur: Hadislerin muhakkak ezberlenmesi gerektiği üzerinde duruyorlar, bu şekilde bir nevi kontrol mekanizması oluşturarak, ehil olmayanların eline geçeceği yahut bilgilerin doğru olmayan şekilde kullanılacağı korkusuyla kitaplara yazılmasına karşı çıkıyorlardı. Bu sebeple Sahabe veya Tabiîn neslinden, ölmeden önce kitaplarını gömen, yakan yahut üzerine su dökerek silenlerin sayısı az değildi.
Hatib el-Bağdâdî bu durumu şu sözleriyle anlatır: “Öncekilerden birçoğu vefatları yaklaştığı zaman, kitapları ilim ehli olmayan kimselerin eline geçer, onlar o kitaplardaki ahkâmı bilmezler, gördükleri her bilgiyi zahir manasına hamlederler, belki ekleme veya çıkarma yaparlar da, bu, kitabın gerçek yazarı tarafından yapılmış zannedilir korkusuyla kitaplarını imha etmişler veya imha edilmesini vasiyet etmişlerdi. İşte bütün bu ve benzeri durumlardan korunmak amacıyla öncekilerin tedbir aldıkları bildirilmiştir.”[35]
Abîde es-Selmânî ölüm döşeğinde kitaplarını istemiş ve onları imha etmişti. Gerekçesi şuydu: “Benden sonra birilerinin gelip onları yerli yerince koyamayacağından (doğru kullanamayacağından) korkuyorum!”[36]
Kitaplar tedvin edilmeye başladıktan sonra İmam Evzâî hayıflanarak şöyle diyordu: “Bu ilim kıymetli bir şeydi ki bunu ehlinin ağzından alırlar ve bir araya gelerek müzakere ederlerdi. Ne zaman ki kitaplara yazıldı, nuru gidiverdi ve ehil olmayanın eline geçti!”[37]
Bu sebeplerden on ikincisi onların hadisi öğrenmek ve ezberlemek için gösterdikleri olağanüstü çabadır. En küçük yaşlarından itibaren hadis meclislerine katılıyorlar, hadis için uzun yolculuklara çıkıyorlar, çok müstesna kabiliyetlere sahip olanları dışında hemen tamamı bütün ömürleri boyunca hadisten başka bir fenle meşgul olmuyorlardı. Büyük hadisçi Hatib el-Bağdadi hadisi “ancak bütünüyle kendisini ona vakfeden, yanına ikinci bir ilim katmayan” kimsenin tahsil edebileceğini söylüyordu.[38] Onlar da yatıp kalkıp hadisle meşgul oluyorlar, nerede bir hadis meclisi, meşhur bir hadis âlimi, âlî isnad varsa oraya koşuyorlardı.
Küçük yaşlardan beri hayatlarını hadise vakfeden, başka meşguliyet edinmeyen, teneffüs etikleri hava, içtikleri su, yedikleri yemek, sefer ve hazarda samimi dostları hadis olan, hadis tahsilinden başka arzuları yahut endişe ve kaygıları olmayan ravilerin hayat hikâyelerini okuyan, onların ilgili kitaplarda yazılı hal ve vasıflarını bilen herkes bugün bize abartılı gelecek rakamlarda hadis ezberlemelerinin mübalağa olmadığına karar verecektir.
Burada onların ne derece kendilerini hadise verdiklerini, nasıl bir istiğrak hali içerisinde olduklarını gösteren yalnızca bir misalle yetineceğiz. Üç yüz bin hadis hakkında sorulacak sorulara cevap verebileceğini söyleyen meşhur hafız Bâğendî anlatıyor: “Rüyamda Rasûlullah’ı (sallallâhu aleyhi vesellem) gördüm. O’na, “Ya Rasûlallah, Allah’a benim için dua et” diyeceğim yerde, “Ya Rasûlallah, hangisi hadiste daha sağlamdır: Mansur mu, A’meş mi?” diye sordum. O da “Mansur, Mansur” buyurdular.[39]
Muhaddis Ebu Hafs b. Şahin anlatıyor: “Bâğendî’nin arkasında namaza durdum. Tekbir aldı. Sonra: “Ahberanâ Muhammedu’bnu Süleyman Lüveyn (Bize Lüveyn diye meşhur Muhammed b. Süleyman bildirdi ki…)” dedi. Arka taraftan ikaz için: “Sübhânallah!” denildi. Bu sefer de: “Ahberanâ Şeybânu’bnu Ferrûh el-Ubullî (Bize Şeyban b. Ferrûh el-Ubullî haber verdi ki…)” dedi. (Daha sonra kendisine gelerek) “Bismillahirrahmanirrahim” diyerek kıraate başladı.”[40]
Nitekim Buhari: “Hafıza için faydalı bir ilaç biliyor musun?” sorusuna: “Hafıza için kişinin kendisini bütünüyle (hadise) vermesi ve devamlı mütalaadan daha faydalı bir şey bilmiyorum”[41] cevabını vermişti.
On üçüncü sebep şudur: Onlar ilim öğrenme ve öğretme adab ve usulünün anlatıldığı kitaplarda tafsilatı zikredilen hadis (veya ilim) hıfzına yardımcı metotları kullanıyorlar, bu hususta tavsiye edilen usule riayet ediyorlar, ezberlemek için müsait yer ve vakitleri kolluyorlar, ezberlerini belirli aralıklarla düzenli bir şekilde tekrarlıyorlar, hatta hafıza gücünü arttırdığına” inandıkları bitki veya meyveleri yiyor, usarelerini içiyorlardı.[42] İki büyük hadis hafızı Ebu Davud et-Tayâlisî ile Abdurrahman b. Mehdi, belâzür[43] usaresi içmişler, bunun neticesinde Ebu Davud cüzama, İbn Mehdi de abraşlık denen hastalığa yakalanmıştı. Ama bu sayede Ebu Davud kırk bin, İbn Mehdi de on bin hadis ezberlemişlerdi.[44]
Çalışıp alışkanlık haline getiren için ezberlemenin kolaylaşacağını söyleyen Ebu Hilal el-Askerî bazı nakillerde bulunduktan sonra kendisi üzerinden bir misal verir: “Ezber yapmaya ilk başladığım zaman ezberlemek bana çok zor geliyordu. Sonra kendimi buna alıştırdım. Nihayet Ru’be’nin “…” sözleriyle başlayan yaklaşık iki yüz beyitlik kasidesini bir gecede ezberledim.”[45]
On dördüncü sebep: O zaman sonraki dönemlerde olduğu gibi yazı malzemesi bol ve yaygın değildi. Kur’ân’ın, nazil olduğu dönemde, “rakk” denilen inceltilmiş deriye, yassı taşlara, hurma dalına, deve veya koyunun kürek kemiklerine, tahta, çanak, çömlek parçaları v.s. gibi yazmaya elverişli her şey üzerine yazıldığı bilinmektedir. Hadis talebelerinin de tabii olarak benzer yazı malzemeleri; mesela küçük tahta tabletler, kırtas (papirüs kâğıdı), (deri veya kırtas’dan yapılmış) sahîfelere yazdıkları kaynaklarda zikredilmektedir.[46] Hatta Said b. Cübeyr’in elindeki tahta tablet veya sahîfede yazacak yer kalmadığı zaman nalınlarının üzerine, avuç içlerine yazdığı, kimi zaman da devesinin semerine yazıp sonra temize çektiği nakledilmektedir.[47]
Ağırlıklı olarak ilk dönemlerde “rakk” denilen üzerine yazı yazılabilecek şekilde işlenmiş derinin kullanıldığı, Abbasiler döneminde, “kırtas” denilen, “berdî” isimli bitkiden elde edilen Mısır papirüsünün kullanımının yaygınlaşmaya başladığı ve neredeyse Hicri ilk üç asırdan sonra bugün kullandığımıza yakın kâğıdın yaygın bir şekilde kullanıldığı bilinmektedir. Çinli kâğıtçılar marifetiyle, Horasan’dan (Semerkand’dan) İslam dünyasına ulaşıp yaygın şekilde kullanılmaya başlandığı Hicri dördüncü asırda bile kâğıdın kıymetli bir şey olduğu, hatta bu yüzden âlimlere çok değerli bir hediye sadedinde “Horasan kâğıdı”, kimi zaman da kalem, mürekkep hediye edildiği bilindiğine göre,[48] bunun da zorunlu olarak –özellikle ilk asırlarda- hadislerin ve ilmin ezberlenmesine sebebiyet verdiği düşünülmelidir.[49]
On beşinci sebep olarak, yaşadıkları zamanın asudeliği ve yaşadıkları çevrenin temizliği söylenebilir. Onların yaşadığı zaman diliminde yeryüzü bugünkü gibi küçük bir köy haline gelmemiş, insanların zihinleri “enformasyon bombardımanına” maruz kalarak gereksiz bilgi yığınlarıyla doldurulmamıştı. Hakikate, fıtrata, akl-ı selime ters, yıkıcı her türlü inanç, fikir, felsefe ve hareket insanların zihinlerini esir almamıştı.
Sakin, sade, tabii bir hayat yaşıyorlardı. İnsanların kabiliyetlerini körelten ve melekelerini dumura uğratan teknolojinin getirdiği kolaylıklar ve yeni hayatın bahşettiği imkânlar onlar için söz konusu değildi. O dönemlerde masiyetlerle hava, su, çevre bugünkü gibi kirlenmemiş, sebze, meyve ve bitkilerin tabii yapısı bozulmamıştı. Milyonlarca insanın bir arada yaşadığı metropollerde, bir tanesi belki birkaç köyü içine alacak kadar büyük apartmanlarda, insanın ruhunu katleden araç ve makine gürültüsü içerisinde, ışığa, toza, dumana boğulmuş olarak yaşamıyorlardı. Dolayısıyla zihinleri duruydu, hafızaları zarar görmemişti, beden ve ruhları yıpranmamıştı.
On altıncı ve son olarak, bazı özel sebeplerden bahsetmek de mümkündür. Mesela Ebu Hureyre (radiyallâhu anh) Rasûlullah’ın (sallallâhu aleyhi vesellem) yanından hiç ayrılmıyor, hadisi öğrenmek için öyle çaba gösteriyordu ki Allah Rasûlü (aleyhissalâtu vesselam) hiç unutmasın diye ona dua etmişti. Ebu Hureyre (radiyallâhu anh) anlatıyor: “Allah Rasûlüne: “Ya Rasûlallah, senden çok hadis dinliyorum ama unutuyorum” diye şikâyette bulundum. Bana: “Elbiseni yay” dedi. Ben de yaydım. İki eliyle bir şey avuçlayıp içine koydu, sonra: “Topla” dedi, topladım. Ondan sonra asla bir şey unutmadım.”[50]
Sonuç:
İşte yukarıda kısaca temas ettiğimiz bütün bu sebeplerin hepsi hadisin ve daha genel anlamda ilmin ezberlenmesine az ya da çok, şu veya bu şekilde katkıda bulunmuştur. Bu arada, bu yazdıklarımızdan hadislerin yalnızca ezberlendiği, ilk nesiller tarafından yazılmadığı manası çıkarılmamalıdır. Bilakis “hadis hafızlığı” başlıklı ilk yazıda ve bu yazımızda, ilk nesillerin bilgiye nasıl yaklaştıkları, dinin bir parçası saydıkları hadisi ezberlemek için nasıl çaba gösterdikleri ve bütün İslam coğrafyasında Kur’ân hafızları gibi, Peygamberlerinin (sallallâhu aleyhi vesellem) sözlerini ezberleyen hadis hafızlarının yetiştiği vurgulanmaya çalışılmış, bunlar içerisinde güçlü hafızasıyla, mahfuzatının çokluğuyla temayüz etmiş olanlardan misaller verilmiştir.
Muhaddislerin hadisleri ezberleyebilmek için yazıdan yardım aldıkları, Buhari gibi çok üstün hafızaya sahip olan az sayıda muhaddis dışında çoğunun yazarak ezberlediği, hadis ilimleriyle meşgul olanların bilmediği bir şey değildir.[51] Dolayısıyla burada, hadislerin Rasûlullah (sallallâhu aleyhi vesellem) ve sahabiler zamanında yazılmadığı, en erken Hicri birinci asrın sonlarına doğru yazıldığı şeklindeki garazkâr müsteşrik iddiasına cevap verme ihtiyacı hissetmiyoruz. Bu hususta eski ve yeni kaynaklarımızda hadislerin Rasûlullah’ın (sallallâhu aleyhi vesellem) hayatında ve daha sonra Sahabe ve Tabiîn nesli tarafından yazıldığına dair onlarca değil yüzlerce delil bulunmaktadır. Bugün artık bunu inkâr etmek mükâbere ve hakkı inkârdan başka bir mana taşımamaktadır.[52]
[1] Müslim, (Mukaddime), 5; Dârimî, (Mukaddime), I, 384, 397, 398–399, 400; Râmehurmuzî, el-Muhaddisu’l-fâsıl beyne’r-râvî ve’l-vâ’î, “Men kâle: Huve dînun, fenzurû ammen te’huzûnehu” başlıklı bab, 414–416.
[2] Dârimî, (Mukaddime), I, 230.
[3] Suyuti, Miftâhu’l-cenne fi’l-i’tisâmi bi’s-sünne, 162.
[4] Suyuti, a.g.e., 73–74.
[7] Buhari, Kitabu ahâdîsi’l-enbiya, 50.
[8] Buhari, Kitabu’l-ilm, 37.
[9] Tirmizi, Kitabu’l-ilm, 7.
[10] Abdurrahman b. Yahya el-Muallimî, et-Tenkîl, I, 508. Ayrıca bkz. Suyuti, a.g.e., 107.
[12] Buhari, Kitabu fedâili’s-Sahabe, 1.
[13] Hatib el-Bağdadi, el-Câmi’ liahlâkı’r-râvî ve âdâbi’s-sâmi’, II, 386.
[14] Ebu Hayseme Züheyr b. Harb en-Nesâî, Kitabu’l-ilm, 31; Dârimî, (Mukaddime), I, 379.
[15] Bkz: Hatib, a.g.e., II, 385.
[16] Hatib, a.g.e., II, 387.
[17] Bunun şiir olarak hikâyesi için bkz: Dîvânu’ş-Şâfiî, (İhsan Abbas neşri), 39.
[18] İbn Abdilberr, Câmi’u beyâni’l-ilmi ve fadlih vemâ yenbağî fî rivayetihi ve hamlih, I, 296.
[19] Nedvî’nin “er-Risâletu’l-Muhammediyye” kitabından özetle nakleden: Abdülfettah Ebu Gudde, Lemehât min tarihi’s-sünne ve ulûmi’l-hadis, 135.
[20] Ebu Hilal el-Askerî, el-Hassü alâ talebi’l-ilm ve’l-ictihâdi fî cem’ihî, 75.
[21] Hadislerin yazılması yasağının, ilk zamanlarda, Kur’ân ayetleri nazil olmaya devam ederken, Kur’ân ayetleri ile karışır endişesiyle belirli bir süreliğine getirildiği ve herkes için geçerli genel bir hüküm olmadığı bilinmektedir. Nitekim Sahabilerden Abdullah b. Amr b. el-Âs yasak sürerken Hazreti Peygamberden aldığı izinle yazmaya devam etmiştir. Sonraları, bu endişenin ortadan kalkmasıyla birlikte yasağın da ortadan kalktığı, bu vakitten sonra hadislerin yazılabileceği bizzat Yüce Peygamberin (aleyhissalâtu vesselam) müteaddit beyanlarıyla sabittir. Bu hususta ilgili kitaplarda yeterince malumat bulunmaktadır.
[22] Bu hususla ilgili Sahabe ve Tabiînden gelen rivayetleri derli toplu bir şekilde bir arada görmek ve sebepleri hakkında bilgi edinmek için bkz: Hatib, Takyîdu’l-ilm, 29–63.
[23] Bkz: Râmehurmuzî, a.g.e., 386; İbn Abdilberr, a.g.e., I, 292; Hatib, a.g.e., 58-60; Sem’ânî, Edebu’l-imlâ ve’l-istimlâ, 146.
[25] Râmehurmuzî, a.g.e., 376. (Metinde Said b. Cübeyr olarak yazılmış, bu, muhakkik tarafından haklı olarak Said İbnu’l-Müseyyeb olarak düzeltilmiştir. Bkz: 5 no’lu dipnot).
[26] İbn Abdilberr, a.g.e., I, 291.
[27] Nedvî’nin a.g.e.’nden naklen: Abdülfettah Ebu Gudde, Lemehât min târîhi’s-sünne, 135.
[28] Zehebi, Tezkiratu’l-huffaz, I, 160.
[29] Bkz: Dârimî, (Mukaddime), “Men kâle: el-İlmu: el-haşyetu ve takvallâhi”, I, 333–343. Şa’bî’nin sözü için bkz: I, 318; İbn Abdilberr, a.g.e., “Men yestahikku en yüsemma fakîhen ev âlimen; hakîkaten lâ mecâzen…” başlıklı bab, I, 807-825.
[30] İbn Abdilberr, a.g.e., I, 758.
[31] Bkz: Dârimî, (Mukaddime), I, 383-384; Hatib, a.g.e., I, 216.
[32] Hatib, el-Câmi’, II, 388-389; İbn Abdilberr, a.g.e., I, 709; II, 1031.
[33] İbnu’l-Cevzi, el-Hassü alâ hıfzi’l-ilm ve zikru kibâri’l-huffaz, 39.
[34] Râmehurmuzî, a.g.e., 387. Konuyla ilgili çeşitli nakiller için bkz: Hatib, a.g.e., “el-Hassü alâ hıfzi’l-hadis”, II, 372-378.
[35] Hatib, Takyîdu’l-ilm, 61.
[36] Dârimî, (Mukaddime), I, 418.
[37] İbn Abdilberr, a.g.e., I, 290; Hatib, a.g.e., 64. Yakın manada bir rivayet için bkz: Dârimî, (Mukaddime), I, 419; Beyhakî, el-Medhal ile’s-Süneni’l-kübrâ, II, 223.
[38] Hatib, el-Câmi’, II, 251.
[39] İbnu’l-Cevzi, a.g.e., 112.
[40] İbnu’l-Cevzi, a.g.e., 112-113.
[41] İbn Hacer, Hedyu’s-sârî mukaddimetu Fethi’l-Bârî, I, 512.
[42] Bunlarla ilgili bilgi edinmek için bkz: Hatib, a.g.e., I, 354-368; II, 385-421.
[43] Hindistan cevizine benzer bir meyve (Semacarpus anacardium, anacard). Bkz: TDVİA, V, 392–393, (Belâzürî maddesi). İçi ceviz içine benzeyen, hurma çekirdeği şeklinde tatlı bir meyve. Belâzür usaresi, hafızayı kuvvetlendirdiğine inanıldığı için, özellikle muhaddislerin rağbet ettiği bir içecekti. Bkz: Hatib, a.g.e., II, 421 (1 no’lu muhakkik dipnotu).
[44] İbnu’l-Cevzi, a.g.e., 79.
[45] Ebu Hilal el-Askerî, a.g.e., 72.
[46] Misal olmak üzere bkz: Râmehurmuzî, a.g.e., 370-371, 373, 374; Hatib, Takyîdu’l-ilm, 90, 92, 104, 105.
[47] Hatib, a.g.e., 102-103.
[48] Bkz: Abdülfettah Ebu Gudde, Safahât min sabri’l-ulemâ alâ şedâidi’l-ilmi ve’t-tahsîl, 328–331, (dipnot).
[49] İslam Medeniyetinde kâğıdın yeri, geçirdiği tarihî seyir, kâğıdın yerine kullanılmış her türlü yazı malzemesi ve evsafı hakkında çok kıymetli malumatı havi iki seri makale için bkz: Muhammed Taha el-Hâcirî, “el-Varak ve’l-virâka fi’l-hadârati’l-İslâmiyye” I-II, Mecelletu’l-Mecma’i’l-ilmî el-Irâkî, XII, 116–138; XIII, 63–88. Yine, özellikle cahiliye dönemi ve sonraki dönemlerde kullanılan yazı malzemeleri hakkında ciddi bir inceleme için bkz: Nâsıruddîn el-Esed, Mesâdiru’ş-şi’ri’l-câhilî ve kıymetuha’t-târîhiyye, 77–97.
[50] Buhari, Kitabu’l-ilm, 42.
[51] Örnek olmak üzere bkz: Râmehurmuzî, a.g.e., “Men kâne yektubu. Feizâ hafizahu mehâhu” başlıklı bölüm, 382–383; Hatib, a.g.e., “el-Kitabu yehfazu’l-ilm” başlıklı dördüncü fasıl, 114–115.
[52] Bu hususta hakkı nisabına irca eden ve hadislerin Rasûlüllah’ın (aleyhissalâtu vesselam) hayatından başlayarak yazıldığına dair hiçbir şüpheye yer bırakmayacak biri eski, diğeri yeni iki kıymetli çalışma şunlardır: Hatib el-Bağdadi, Takyîdu’l-ilm ve Muhammed Mustafa el-A’zamî, Dirâsât fi’l-hadîsi’n-nebevî ve târîhi tedvînihi, I-II.
Mehmet Fatih KAYA
-Ehlisünnet Makaleleri-, Mehmet Fatih Kaya, Rıhle Dergisi |
Cevap yok »
Etiketler: ehli sünnet, ehlisünnet, hadis, hadis hafızları, hadis hafızlığı, hadis hafızlığı 2, hadis hafızlığını mümkün kılan sebepler, makale, mehmet, mehmet fatih, mehmet fatih kaya, rıhle, rıhle dergisi