ŞAHİT DERGİSİ

Hakikate Şahit
Mayıs 2012
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Nis    
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
28293031  

Ahmed Davudoğlu Hocanın Ardından

18 Nisan 2012

29 yıl önce 7 Nisan 1983 tarihinde aramızdan ayrıldı Ahmed Davudoğlu hoca. Gidenlerin ardından -âdet olduğu üzere- yazılan yazılar, söylenen sözler, anma programları… ondan bunları da esirgemişiz. Vefatının üstünden geçen 29 yıl boyunca hiç birimiz ona olan borcumuzu hatırlamamışız.Haydi genelleme yapmayalım; belki hatırlayanlar olmuştur, ama bu hatırlamayı anlamlı kılacak, ona olan borcumuzla mütenasip olduğunu düşündürecek bir şey yapmadığımız ortada. Aksi söz konusu olsaydı önceki Cumartesi günü adına yapılan anma programında bu kadar irkilmezdik.

Evet, Davudoğlu hoca aramızdan ayrılalı 29 koca yıl olmuş ve biz onu ilk defa “bir program çerçevesinde” hatırlamışız! Bunun için onun ruhaniyetinden özür dilemeliyiz, hepimiz…

Belki böyle geç kalmış bir özür anlamındaydı 7 Nisan Cumartesi günü yapılan anma toplantısı. Gaziosmanpaşa belediyesinin ev sahipliğini yaptığı, UDKAM ile ailesinin ortaklaşa düzenlediği panele muhterem Emin Saraç hocaefendi, Enver Baytan hocaefendi, Prof. Dr. Cevat Akşit hoca ve Prof. Dr. Osman Güler konuşmacı olarak iştirak etmişti.

Konuşmacılar -bu tarz toplantıların kaçınılmaz kaderi olduğu üzere- kısa tutmak zorunda kaldıkları konuşmalarında merhum Davudoğlu hocayı değişik veçheleriyle anlattılar. Emin Saraç hocaefendi ile Prof. Dr. Cevat Akşit hoca, konuşmalarında Davudoğlu hocayla ilgili hatıralarına da yer verdiler.

Samimi kanaatimi arz edeyim: Bu toplantı, aradan bunca yıl geçtikten sonra Davudoğlu hoca merhumun adına yaraşır şeyler yapmamız gerektiğini ihtar eden bir işaret fişeği olacaksa kabule şayan olur. Yoksa o toplantı ile yetinmek ya da bundan sonrasını o tarz toplantılarla geçiştirmek Davudoğlu hoca için değil, ama bizler için büyük ziyan anlamına gelecektir!

Gaziosmanpaşa Belediye’sine de burada teşekkür etmeden geçmek olmaz, böyle bir toplantıya ev sahipliği yapma inceliğini gösterdikleri için. Ama -kusura bakmasınlar- söylemeden geçemeyeceğim: O nasıl bir “salon” öyle? Birkaç kat yukarıdaki salona ulaşmak için üst üste birkaç mağazanın içinden, türlü müziklerin, dev televizyon ekranlarının, reklam bombardımanlarının arasından geçmek zorunda kalıyorsunuz. Salonun bulunduğu kata geldiğinizde, yine son derece rahatsız edici bir gürültü kirliliğinin ortasından geçip salona giriyorsunuz. Belki başka türlü organizasyonlar için uygun bir mekân ve yerleşim planı olabilir, bilemiyorum, ama öyle bir toplantı için hiç uygun değil orası. Salonu o gürültü kirliliğinden ayıran doğru dürüst bir kapı bile yok! Kendinizi programa vermek istiyorsunuz, ama mekân buna imkân tanımıyor… Bir başka programa yetişmek üzere Davudoğlu hocayı anma programının sonunu beklemeden ayrılıp dışarı çıktığımda içeride kendimi ne kadar sıkmış olduğumu fark ettim…

Merhum Ahmed Davudoğlu hoca, yakın geçmişimizde yaşayıp iz bırakmış birçok büyük isimden bir özelliğiyle ayrılıyor: Ehl-i Sünnet itikadı adına zararlı ve tehlikeli gördüğü cereyanlarla, oluşumlarla ve şahıslarla sözünü esirgemeden, idare-i kelam etmeden mücadele etmiş, eserleriyle de bu mücadelesini kalıcılaştırmış bir hoca o, bir alim…

Bu sebeple elbette daha fazlasını yapmak durumundayız onun misyonunu yaşatmak, davasını, bıraktığı yerden ve daha güçlü biçimde sürdürmek adına…

O toplantının bir başlangıç olması ve arkasının daha güçlü biçimde gelmesi temennisiyle…

 Ebubekir SİFİL

İçimizdeki İbn Sebeler

07 Mart 2012

ÜMMETİN, islamî hareket ve hizmetlerin, bazı cemaatlerin, hizip ve fırkaların, radikal İslamcıların içine gayr-i Müslim casuslar, ajanlar, Kriptolar sızmış mıdır?

Bu soruya hayır sızmamış demek mümkün değildir.

Hülefâ-i Râşidînin üçüncüsü Hz. Osman devrinde, zâhirde dönmüş görünen, bâtında ise dönmemiş olan Yemenli haham Abdullah ibn Sebe’ büyük fitnelere, fâcialara, felaketlere sebep olmuştu.

Her coğrafyada, her zamanda böyle sızmalar olmuştur.

Son bir asırda bu gibi sızmalar dolayısıyla Ümmet-i Muhammed büyük kayıplar vermiş, izzetini yitirmiş, zillet uçurumlarının dibine yuvarlanmış, hürriyetini kaybetmiş, param parça olmuş, esir statüsüne düşmüştür.

Türkiye’nin yakın tarihine bakınız. İslama, Kur’ana, Sünnete, hukuka, vicdana aykırı bunca zulmü, çok günahkar olsalar da Müslüman kökenliler yapmış olamaz.

Sözü uzatmayayım, iddiam şudur:

Lafı eveleyip gevelemeden çok açık şekilde söyleyeceğim. Şu anda Ümmet-i Muhammed’in (Salat ve selam olsun ona) içinde:

* MOSSAD ajanları vardır.

* CIA ajanları vardır.

* Papalığa hizmet eden ajanlar vardır.

* Evangelistlere hizmet eden ajanlar vardır.

* Siyonizme hizmet eden ajanlar vardır.

* Kripto Yahudiler vardır.

* Kripto Hıristiyanlar vardır.

* (Müslüman Kürt kardeşlerimi tenzih ederek söylüyorum) Zahiren Müslüman görünen gizlenmiş Kürt Yahudileri vardır.

* Tat Yahudileri (Dağ çufutları) vardır.

* Kırım Yahudileri vardır.

* Aslında ihtida etmemiş birtakım sözde mühtediler vardır.

Bunların hapsi yeşile boyanmış Müslüman postlarına bürünmüşlerdir.

Türkiye’deki Müslümanlık bir Ehl-i Sünnet ve Cemaat Müslümanlığı olduğu için ajanların, casusların, provokatörlerin, tahripçilerin yüzde sekseni Ehl-i Sünneti yıkmaya çalışmaktadır.

Geri kalan yüzde yirmisi Ehl-i Sünnet gibi görünerek Ehl-i Sünnetin bozmaya çalışmaktadır.

Bugün Türkiye’de dini yüceltmek gayesiyle dini tahrip etmek isteyenler vardır. Bunların içyüzünü Müslümanların çok büyük bir kısmı iyi bilmemektedir.

Bütün ajanlar, casuslar, Kriptolar taqiyye ve kitman yapmaktadır.

Müslüman yığınların bunlardan pek haberi yoktur.

Şifahî kültürlülerin, rehbersiz ve mürşitsiz kalmış olanların, dinin esaslarını çok iyi bilmeyenlerin bilgilendirilmesi, uyarılması, aydınlatılması çok zordur.

Türkiye Müslümanlarının çok büyük bir kısmı, din kültürü, akaid, ilmihal, hikmet-i islamiye konusunda kasıtlı olarak cahil bırakılmıştır.

Yirmi beş senedir günde beş vakit namaz kılıyor, Ramazan’da oruç tutuyor ama “Allahın on dört sıfatını sayınız” sorusuna cevap veremiyor.

Yüzlerce politikacıyı, şarkıcıyı türkücüyü, mankeni, futbolcuyu, gazeteciyi biliyor, tanıyor ama Yaratanı, Rezzakı, Rabbi olan Allahü Tealanın sıfatlarını bilmiyor.

Bu duruma düşmüş Müslümanlara bazı gerçekleri anlatmak, onları uyandırmak ve aydınlatmak deveye hendek atlatmaktan zordur.

Evet bu memlekette nice yıldan beri İslama savaş açılmıştır.

İçimizdeki ajanlar indirilmiş (münzel) İslam’ı kaldırıp, onun yerine uydurulmuş yapay bir İslam türetmek istiyor.

Laik bir İslam türetmek istiyorlar.

Batı medeniyetinin normlarını kabul etmiş yabancılaşmış bir İslam.

Fıkıhsız ve Şeriatsız bir İslam.

Hilafetsiz bir İslam.

Feminist bir İslam.

ABD’nin, AB’nin, İsrail’in, Vatikan’ın istediği suya sabuna dokunmaz light ve ılımlı seküler bir İslam.

Maalesef Müslüman halkın bir kısmını kandırmış ve kötü yollara sokmuşlardır.

Ümmet-i Muhammed’in muhterem imamlarını, müctehidlerini, ulema ve fukahasını, kâmil mürşidlerini, sâlihlerini devre dışı bırakıp Müslümanları sarıklı Farmasonların yoluna çekmeye çalışıyorlar.

İçimizdeki casusların, ajanların, kriptoların ektikleri fitne ve fesat tohumları yeşermiş ve Ümmet bin parçaya ayrılmıştır. Birbirinden kopuk bin parçaya ayrılan bir Ümmet ne olur? Ümmet olmaktan çıkar, sürüye döner.

Bugün öyle Müslümanlar var ki, Allahü Teala hazretlerini bir Roma putuna benzeten, “Allah gerçek bir Janustur=Hoda Janus-i hakikî est” diyen bir adamı baş tacı ediyorlar.

Sarıklı Farmasonlardan birinin temel ilkelerinden biri şuydu: “Her mukallid ve cahil Müslüman açsın Kur’anı, (Arapça bilmiyorsa) tercüme ve mealleri ve kendi re’yiyle ve hevasıyla ictihad yapsın, din hükmü çıkartsın…”

Bir Müslüman, Allahü Tealayı iki yüzlü bir Roma putuna benzeten, üstelik de “Gerçek bir Janus” diyerek iddiasını pekiştiren birini din büyüğü ve mücahit olarak kabul ediyorsa; artık o Müslümanda akıl, iz’an, firaset, denge var mıdır yok mudur siz karar veriniz.

İçimizdeki ajanlar, casuslar, İbn Sebe’ciler, Ehl-i Sünneti yıkmak için İmamı Âzam Ebû Hanife hazretlerine açıkça ve sinsice saldırıyorlar. Bu hususu da firasetli Müslümanların dikkat nazarlarına arz ederim.

Bu ülkede, kimler MOSSAD ve CIA hesabına, doğrudan doğruya ve dolaylı olarak çalışıyor?.. Bu konuda elimde hiçbir müsbet belge yoktur.

Olsa bile açıklayamam. Çünkü adamı linç ederler, ettirirler.

Şu meşhur Tekin Alp (Moiz Kohen) kitaplarından birine “Kahr olsun Şeriat!” diye bir bölüm koymuştu.

Bugün nice light/ılımlı İslamcı da onun yolundan gidiyor ve Şeriat-ı Muhammediyeyi inkar ve tekzip ediyor.

Ehl-i Sünnet Müslümanlarının âcilen (en kısa zamanda) yapmaları gereken şudur:

“İslamı, Kur’anı, Sünneti, Ümmeti, Ehl-i Sünnet ve Cemaati Koruma, Savunma; bu maksatla Müslümanları Bilgilendirme, Uyarma ve Aydınlatma” hareketini başlatmak.

Bunun için:

Ehl-i Sünnete bağlı bütün cemaatlerin, tarikatların, hizip ve fırkaların, grupların, parçaların (en az bu konuda) birleşmesi gerekir.

Bizde bunu yapacak niyet, irade, şuur , vicdan inşallah vardır.

* (İkinci yazı)

Hâfız Osman’a Eziyet

SON Pazar sabah namazına Koca Mustafapaşa’daki Sümbül Efendi Camii’ne gittim. İmam efendinin ve müezzinlerin kıraati çok güzeldi. Hazirede merhum Hattat Hafız Osman Efendi’nin kabri önündeki estetiksiz ve felaket mermer levha yerli yerinde duruyordu.

O kutsal mekanda, değerli ecdadımızın yattığı o tarihî kabristanda, her biri hat sanatımızın şaheseri olan kitabeler arasında öyle bir levhanın bulunması Türkiye Müslümanlarının bugünkü hal-i pür melâlini göstermeyle yeter de artar.

Mermerin üst tarafına kargacık burgacık bir (Arapça) Hüvelbaki yazmışlar ki, birazcık hattan anlayan bir insan onu görünce utancından yerin dibine geçer.

Üstelik de bu yazıyı, hattatların sultanlarından Hafız Osman Efendi’nin kabrine koymuşlar.

Geçen sene tarihî bir camiye gitmiştim. Duvarlar müzelik çinilerle kaplıydı. Ne yapmışlar biliyor musunuz? O çok değerli, çok sanatlı, harika çinileri darbeli matkapla delmişler, deliklere dübel koymuşlar ve önüne çirkin kalorifer radyatörleri monte etmişler.

Biraz kültürü olan bir Müslümanın bu vandallığa isyan etmesi gerekmez mi?

Zavallı Türkiyem… Bir çirkinlikler meşheri haline döndü.

İstanbul’un en büyük camiinin çıkış kapısına yakın bir yere altı başka, üstü başka bir büfe bozuntusu konulmuş. Dünyanın en büyük, en güzel, en değerli mabetleri listesinde yer alan bir binaya böyle bir büfe konulur mu?

İstanbul camilerinin bahçelerinde, avlularında çirkin mi çirkin, iğrenç mi iğrenç WC levhaları yer alıyor. Women WC, Men WC, WC one Türkish lira… WC ticareti…

Cahillik o kadar arttı ki, bazıları cami yerine camii yazıyorlar. Doğrusu: Büyük bir cami… Beyazıt Camii…

Açınız yeni din kitaplarını, Peygamber Efendimizin (Sallallahu aleyhi ve sellem) miladî takvimle 63 yaşında vefat ettiğini yazdıklarını görürsünüz. Yanlıştır. 63 yaş hicrî/kamerî takvime göredir. Miladî takvimle rakam daha küçüktür.

Daha önce yazmıştım, yazılarımı yirmi senedir beğenerek okuduğunu söyleyen bir kimse bana Şevki beyciğim diye hitap etmişti. Yirmi sene okumuş, ismimi öğrenememiş. Bunu tenkit etmek için söylemiyorum, Allah ona lütf, kerem ve rahmetiyle muamele buyursun, bendeniz dikkat ve idrak eksikliğine dikkat çekmek istiyorum.

Türkiye halkının çoğunluğunu oluşturan Sünnî Müslüman kesimin bilgi, kültür, ahlak, fazilet, sanat, estetik konusunda İslam’ın ve çağın gerisinde kalmış olması beni doğrusu çok üzüyor.

07.03.2012

Mehmet Şevket EYGİ

Kesintili Eğitim

06 Mart 2012

4+4+4 formülüyle duyurulan yeni eğitim sistemine ilişkin kanun tasarısı, farklı kesimlerin farklı tepkilerine yol açtı. Süreç devam ediyor. Devam ederken de tasarı üzerinde kimi oynamalar yapıldığını görüyoruz.

Söz gelimi başlangıçta birinci 4 yıldan sonra dileyen öğrencilerin açık öğretim sistemine devam edebilmesine imkân sağlanmışken, süreç içinde bundan geri adım atıldığına ve birinci 4 yıldan ikinci 4 yıla geçişin zorunlu hale getirildiğine ilişkin haberler basına yansıdı. Bu haberlerin gerçeği ne ölçüde yansıttığını bilmiyoruz. TÜSİAD, CHP vd. “blok muhalefet”in bunda etkisi olup olmadığı da ayrı bir merak konusu.

Doğrusu ilk 4 yıldan sonra öğrencinin, bir taraftan öğrenimine yaygın eğitim (açık öğretim) tarzında devam ederken diğer taraftan kendisini istediği alanlarda geliştirmesi –”kötünün iyisi” kabilinden– önemli bir imkândır. Bu formül hayata geçtiğinde en azından ilk 4 yılın sonunda aile, çocuğu farklı alanlara yöneltebilecek, bu anlamda elinde farklı seçenekler bulundurabilecektir.

Esasen burada da öğrencinin ilk 4 yıl için devlet tarafından sahiplenilmesi, çocuk üzerinde ailenin inisiyatifi dışında tasarrufta bulunması üzerinde durmak gerekir. Eğer aile bilinçli bir şekilde çocuğunu istediği bir alana yöneltmek isterse, devletin yapması gereken bunun yolunu açmak, imkânlarını geliştirmektir.

Burada “halk cahildir, anlamaz” gibi bir anlayış söz konusudur. “Kızı kendi haline bırakırsan ya davulcuya varır, ya zurnacıya” misali, bu ülkede başından beri hükümet edenler halkın yerine karar vermeyi adeta yönetmenin olmazsa olmazlarından sayıyor.

Oysa bu hükümet halk nezdinde makes bulan söylemlerin altına imza atmış bir hükümet olarak bu alanda farklı bir icraat ortaya koyma şansına sahipti. En azından bunun halk nezdinde bir alt yapısı ve beklentisi mevcuttu.

Ailelerin çocuklarının eğitimiyle ilgilenip ilgilenmediğini denetleyebilirsiniz. Hatta bunu yap-a-mayanların çocuklarını alır, devlet olarak eğitirsiniz. Burası tamam. Ama ben bir vatandaş olarak çocuğumu istediğim gibi yetiştirme imkânını elimde bulundurmak istesem, çok mu “aykırı” düşünmüş olurum?

Açıkça söylüyorum: Ben çocuğumu hem hafız olarak yetiştirmek istiyorum, hem de bu ülkenin birinci sınıf üniversitelerinde okumasını sağlamak. Bu ikisini niçin bir arada yapamıyorum? İlahî bir lütuf olarak ilahî kelamın hafızlığını ve muhafızlığını yapan gençler bu ülkede niçin bunun karşılığını bir “mazhariyet” olarak değil de “mağduriyet” olarak görür? Hafız avukat, doktor, mühendis… olunamaz diye bir kural mı var?..

Böyle bir kural “kâğıt üstünde” olmasa da, hepimiz biliyoruz ki fiiliyatta var…

Bir diğer husus da şudur: İlk 4-5 yıldan sonra çocukların eğilimi, yeteneği, ileride neler yapabileceği üç aşağı beş yukarı belli oluyor. Bu aşamadan sonra çocuklar ağırlıklı olarak yeteneklerini geliştirebilecekleri, müfredatları o doğrultuda oluşturulmuş okullara yönlendirilse fena mı olur? Niçin yeteneklerine ve eğilimlerine bakmadan bütün çocukları –torna tezgâhından geçirir gibi– aynı müfredata tabi tutalım ki? Söz gelimi bir çocuğun el becerileri ileride hat, tezhip gibi sanatlara yönelebileceğinin işaretlerini veriyorsa, yahut beden yapısı, hareketleri, çevikliği, dengesi… ileride iyi bir sporcu olabileceğini anlatıyorsa, bu çocuğa hayatta kendisine hiç lazım olmayacak fizik, kimya… gibi dersleri dayatarak bıktırmanın, yıldırmanın anlamı var mıdır?

Son bir not: Bir vatandaş olarak Türk lirasının yeni amblemini hiç beğenmediğimi söylemeliyim. Bizden hiçbir iz taşımıyor. Hiçbir estetik yanı da yok.

Ebubekir SİFİL

Devrimler Deliniyor Yaygaraları

06 Mart 2012

Devrimler Deliniyor Yaygaraları

Biri feryat etmiş: “Devrim yasaları deliniyor!…” Feryat etmek yasak değil, feryat etsin ama bu feryadın mahiyeti nedir, ona bakalım.

Bin yıldan fazla Türkçeyi yazmak için kullandığımız İslam yazısı yasağını delmek, kaldırmak gerekmez mi?

Halk 1928′den önce yazılmış, basılmış Türkçe kitapları, mezar kitabelerini, arşiv vesikalarını, tarihî binalardaki levhaları okuyamıyor. Bir vatandaş için, 1928′den önce ölmüş dedelerinin, atalarının mezar taşlarını okuyamamak ayıp değil midir?

1928′den önce yayınlanmış Türkçe romanları ve hikaye kitaplarını okuyamamak ayıp değil midir, rezillik ve kültür sefilliği değil midir?

İstanbul Üniversitesi’nin kapısındaki Türkçe büyük mermer kitabeyi, kapının altından geçen Türklerin okuyamaması korkunç bir cahillik ve yüz karası değil midir?

Türkiye’nin bu ayıplardan, rezillikten ve cahillikten kurtulması için alfabe devrimi kanununun delinmesi, okullarda çocuklara Osmanlıca dersleri verilmesi gerekli değil midir?

Hafta tatilinin pazar günü yapılması bir devrimmiş ve bu kutsal ve tabusal devrim delinemezmiş… Niçin delinemesin?.. Sen Yahudilerin kutsal günü olan Cumartesi gününü tatil yapacaksın, Hıristiyanların kutsal Pazar gününü tatil yapacaksın ama çoğunluktaki Müslümanların kutsal Cumasını tatil yapmayacaksın. Böyle bir şey eşitliğe aykırı olmaz mı?… Temel insan haklarına aykırı olmaz mı?.. Din ve vicdan hürriyetine aykırı olmaz mı?

Kadın ve kızların kamusal alanlarda başörtüsü takamaması bir devrimmiş. Bu devrim delinemezmiş… Kim çıkarmış bu kuralı?.. Bütün medenî ülkelerin okul ve üniversitelerinde Müslüman kız öğrenciler başörtüsü ile okuyabiliyor da Müslüman Türkiye’de niçin böyle olamazmış? (Ama Fransa’da yasaklanmışmış… Fransa’daki yasak sadece devlet okullarında geçerlidir. Orada Müslümanların İslam okulu açması serbesttir. Katolik okullarında okuyan Müslüman kızlar da başlarını örtebilir…)

Şapka giymek de bir devrimdir… Bu devrimi kimler delmiştir? Bizzat Atatürkçüler… Şapka Kanunu’na göre, herkesin medenî serpuş olan şapkayı giymesi mecburîdir ama bütün Atatürkçüler, bütün çağdaşlar artık başlarına şapka geçirmemek suretiyle bu devrimi delmiş, bu devrime hıyanet etmiş olmuyorlar mı?

Laiklik bir devrimmiş. Laiklik delinemezmiş… Bizde laiklik yoktur, laikçilik vardır. Laikçiler din hürriyetini zalimane bir şekilde kısıtlamışlar, Müslümanları hürriyetsiz bırakmışlardır. Soruyorum: Hangi uluslararası beyannamede, bildirgede, sözleşmede laiklik diye bir hak veya vazife yer almaktadır? Hiçbirinde!.. Laiklik evrensel bir insan hakları değeri değildir. Fransa ve Portekiz dışında, hiçbir medenî Avrupa ülkesinin anayasasında laiklik ilkesi yer almamaktadır.

Devrimler elden gidiyor diye feryat edenlere karşı şöyle diyorum:

* İnsan haklarına aykırı bütün devrim kanunları delinmeli, kaldırılmalıdır.

* Millî kültüre ve millî kimliğe aykırı bütün devrim kanunları yanlıştır, zararlıdır.

* Dünyanın üçüncü iktisat, finans ve ticaret ülkesi olan Japonya kendi çok zor ve çetrefil millî yazısıyla günde 13,5 milyon tirajlı gazeteler çıkartmakta, Nobel ödülleri kazanmakta, yokluklara ve zorluklara rağmen harikalar meydana getirmektedir. Bütün bu işleri de kendi kimliğine, kendi kültürüne, kendi yazısına, kendi geleneklerine sadık kalarak yapmaktadır.

Devrim kanunları deniler şeyler birtakım anti-demokratik tabular ve yasaklardır. Bunların Türkiye’ye faydası yoktur. Bunlar bize ayak bağı, köstek olmuştur.

Hepsi de tartışılmalı ve aqlın, bilgeliğin, insan haklarının, sağduyunun ışığında delinmelidir.

Türkiye’nin Müslüman çoğunluğu kendi öz vatanında, en az İngiltere’de yaşayan Müslümanlar kadar hür olmalıdır.

Türkiye Arabistan’a benzeyecek diyen yaygaracılara kulak asılmamalıdır.

Türkiye din, inanç, vicdan, kültür hürriyetinde İngiltere’ye, Norveç’e, İsveç’e, Finlandiya’ya, Avusturya’ya ve diğer medenî ve ileri ülkelere benzesin diyorum.

Bunun için de devrim yasaklarının ve tabularının kaldırılması gereklidir.

* (İkinci yazı)

TV Fitne ve Fesatları

DİNDAR, şuurlu, vicdanlı bir Müslüman televizyon seyredebilir mi?

Cevap: Dindar bir Müslümanın, bugünkü haliyle televizyon seyretmesi son derece sakıncalıdır.

Niçin?..

1. Günümüzde tv medyası İslam’a, Kur’ana, Sünnete, Şeriata, İslam ahlakına, bilgeliğe aykırı şeytanî programlar, haberler, yorumlar, eğlenceler ile doludur.

2. Bu haliyle tv dinsizliği, ahlaksızlığı, her çeşit fuhşu, içkiyi, israfı, faizi, bin çeşit fitne ve fesadı doğrudan doğruya veya dolaylı olarak teşvik etmektedir.

3. Kötü tv’ler halkın, gençliğin, bilhassa çocukların, kadın ve kızların ahlakını bozmaktadır.

Bugünkü haliyle tv’nin İslam dinine uygun olduğunu iddia ve isbat etmek mümkün değildir.

Ülkemizde çok az sayıda insan tv seyretmiyor. Bunların bir kısmı şuurlu ve vicdanlı dindarlardır, bir kısmı ise kaliteli dinsizlerdir.

Bütün tv’leri suçlamıyorum, karalamıyorum. İslama aykırı yayın yapan ahlaksız günah tv’lerini tenkit ediyorum.

Maalesef bazı büyük kanallar, haber programlarına ve yorumlara bile fitne ve fesat karıştırıyor.

Gerçekleri çarpıtmak, müstehcenlik ve fuhuş kadar kötüdür.

Tv’de gösterilen bir filmde, şehrin göbeğinde define arayan birkaç saf köylü bir çukur kazıyor, tünel açıyor ve bir hanenin içine çıkıyor. İçeride bir yığın hafif meşreb karı. Meğerse orası randevu eviymiş. Seyreden milyonlarca vatandaş kahkahalar içinde… Evin küçük çocuğu soruyor: Anne, amcaların tünel kazarak geldikleri bu ev ne? Bu teyzeler ve ablalar orada ne yapıyor?

Çoğunlukta olan bozuk tv’ler, İslam’ın haram kıldığı ne kadar büyük günah varsa hepsini teşvik etmektedir.

Bozuk tv’ler halkın beynini yıkamaktadır.

Bundan yıllarca önce bazı Müslüman gruplar din normlarına uygun temiz ve ahlaklı yayın yapacak tv’ler kurmak için harekete geçmiş, halktan para toplamışlardı. Maalesef başarılı olamadılar. Toplanan paralar; mücevherler ne oldu bilmiyorum.

Bu tv’lere sermaye bulmak için Müslüman kadınları sohbetlere çağırmışlar, acıklı konuşmalar yapmışlar ve onların yüzüklerini, bilezikleri almışlardı…

Ülkemizde tv’ler yüzünden müstehcenlik, ahlaksızlık, açıklık saçıklık, kumar, fuhuş, içki, israf, zina almış yürümüştür. Toplum çürüme ve çöküntü içindedir.

Bunlara M. Kemal Paşa rejimi bile izin vermezdi.

Kötü ve bozuk tv’ler milyonlarca halkın beynini sarhoş eder uyuşturur.

Böyle tv’ler milyonlarca zombi, robot, canlı cenaze yetiştirir.

Altı ay kötü tv seyreden bir kimsenin düzelebilmesi, normal bir Müslüman olması için iki sene yoğun rehabilitasyon tedavisi görmesi gerekir.

Kötü tv’ler Sodom ve Gomore tv’leridir.

Bu tür tv’lere hiçbir icazetli din alimi, icazetli fakih, icazetli müftü, yetkili fetva heyeti fetva ve ruhsat vermez, veremez.

Şimdi birileri bana sorabilir: Yahu sen müftü müsün ki, tv konusunda böyle yazıyorsun?

Efendi, ben müftü değilim ama Resulullah Efendimiz (Salat ve selam olsun ona) bir hadisinde “Sen fetvayı önce vicdanından al” buyuruyor.

Tv’nin kötü olduğunu, fısk ve fücura hizmet ettiğini, toplumu bozup çürüttüğünü anlamak ve beyan etmek için müftü olmak gerekmez.

Nasıl ki, iki kere ikinin dört olduğunu söylemek için matematik profesörü olmak gerekmediği gibi…

Bu devirde iyi bir büyük tv var mıdır?

Benim evimde tv yok. İslama, Kur’ana, Sünnete, Şeriata, ahlaka uygun tv varsa lütfen beni haberdar ediniz. Yalnız bir şartım var: İddia sahipleri Kur’an üzerine el basarak yemin etmeliler.

Açık saçık kadınları teşhir eden şu tv çok iyiymiş… Ben bunları yutmam.

Mehmet Şevket EYGİ

Kötülüğün Böylesi

04 Mart 2012

Kötülüğün Böylesi

Dünyada her devirde ve her coğrafyada hırsızlık, yolsuzluk, kötülük olmuştur ama bu kadar olmamıştır.

Kötülüğün saltanatı devrinde yaşıyoruz.

Fenler, teknikler ilerledikçe kötülük de ilerliyor.

Vicdansızlık, ahlaksızlık yaygınlaştı.

Ben bu satırları Müslüman bir okur-yazar sıfatıyla kaleme alıyorum.

İslam’ın değerlerine, normlarına, ölçülerine, kıstaslarına göre hüküm veriyorum.

Bir kere dinsizlik çok ilerledi.

Müslümanların büyük bir kısmı ipin (habl-i metin) ucunu kaçırdı.

Hakkı verilerek kılınan namaz azgınlıkları engeller buyruluyor. Bırakın hakkını vererek kılmayı, şimdi namaz Müslümanların yüzde doksanı (belki daha fazlası) tarafından hiç kılınmıyor.

Zekat sosyal adaletsizliği önlermiş. Şimdi zekat ya hiç verilmiyor, yahut büyük kısmı Kur’ana ve Sünnete uygun şekilde verilmiyor.

Geçen gün medyadan okudum: Bir maymuna para saymasını öğretmişler, hayvan fuhuş yapmaya başlamış.

Müslüman bir toplumda para ana değer olunca yıkılış, çöküş, çürüme başlar.

Rüşvetsiz toplum olur mu? Olmaz. Lakin bizdeki kadarı da olmaz!

Zina, sadece İslam’da değil, öteki dinlerde de büyük günahtır, suçtur, haramdır. Terakkiperver Kemalist rejimin Ceza Kanununda bile zina suçtu ama bugün artık değil.

Helalinden kazanıp zengin olmak elbette suç ve ayıp değildir ama kirli, kara, necis, haram para ve malla zengin olmak suçtur.

Müslümanlığın temel emirlerinden/farzlarından biri emr-i mâruf ve nehy-i münkerdir. Bu farz büsbütün terk edilir veya gereği gibi ve gerektiği miktarda yapılmazsa toplum çöker.

Norveç, Japonya, Avusturya gibi ülkeler Müslüman değil ama oralarda, birçok İslam ülkesinde olduğundan fazla İslam ahlakı var.

İslam eşittir adalet.

İslam eşittir güvenlik.

İslam eşittir yüksek ahlak ve fazilet.

İslam eşittir vicdan ve insanlık.

İslam eşittir iffet.

İslam eşittir faydalı ilimler, fenler, hikmet.

İslam eşittir paylaşmak, yardımlaşmak.

Bu saydıklarım olmadan İslam olur mu?

Türkiye toplumu sağlıklı, dengeli bir toplum mu, yoksa sağlıksız, dengesiz, vahim bozukluklar içinde çırpınan bir toplum mudur?

Soruyorum: Fuhuş yaygın mı, değil mi?

Yine soruyorum: Haram yeme yaygın mı, değil mi?

Çocuklar ve genç nesiller iyi yetiştiriliyor mu?

Doğruları, iyileri, güzelleri bilenler, bilmeyenlere öğretiyor mu?

Türkiye’nin millî geliri adaletli bir şekilde paylaştırılıyor mu?

İsterseniz bir heyeti vazifelendirelim: Sabah güneş doğmadan ülkeyi teftişe başlasınlar. Önce camilere gitsinler ve şu İslam memleketinde halkın yüzde kaçının sabah namazına geldiğini görsünler. Binde biri geliyor mu acaba?

Bir Cuma günü, Cuma ezanı okununca çarşılara pazarlara baksınlar. Kur’anın işinizi gücünüzü bırakıp Allaha anmaya gelin dediği o saatte dükkanlar, sokaklar, caddeler, lokantalar, otobüsler kum gibi Müslüman kaynıyor. Niçin camiye gitmemiş onlar?

Şimdi kış, üşüdükleri için birazcık örtünüyorlar. Yazın sıcak günlerinde İslam şehirlerinde dolaşınız, nice hamam anası gibi üryan Müslüman kadın ve kız göreceksiniz. Tesettürsüz İslam olur mu?

Bankalar bankalar bankalar… Allaha ve Resulüne savaş ilan etmiş ribacılar.

Zengin, varlıklı, imkanlı, paralı kesimde israf korkunç boyutlarda.

Günde beş milyon ekmeğin çöpe atıldığı bir ülkede yaşıyoruz.

Devlet niçin TC başlıklı resmî vesikalarla kadın satılmasına izin veriyor?

Niçin resmî ve yasal fuhuştan KDV ve gelir vergisi alınıyor?

Niçin genelevlerin kapısında resmî polisler nöbet tutuyor?

Niçin fuhuş imparatoriçesi Rolls Royce’lu Madama resmî törenlerle ödül verilmiştir?

Kadın hakları savunucusu çığırtanlar bu soruları niçin sormuyor?

Türkiye, devlet olarak, kadınlara resmen yasal fuhuş yaptırtmayacağına dair uluslararası sözleşmelere imza koymamış mıdır?

Hapishanelerde tecavüze uğrayan çocuklar.

Okulda hamile kalan 13 yaşındaki kız.

Her yerde meyhane, batakhane.

PKK terörünün gölgesinde yapılan yüz milyarlarca dolarlık uyuşturucu ve silah kaçakçılığı.

Kaçak binalar… Zelzeleye dayanıksız çürük binalar… Kim izin ve ruhsat vermiş bu binalara…

Yapılaşmaya kapalı yeşil alanlara kimin izniyle yüksek binalar dikilmiş.

Yedi yıldızlı gururlar, kibirler, lüks ve israf.

Gulül gulül gulül… Beytülmalin hortumlanması…

Bina ve zina…

Ehliyetsizlik… nepotizm…

Onların dinleri para, kıbleleri karıdır.

Kötü düzen ve sistemin haram rantlarıyla, haram yağlı kemikleriyle semirenler.

Camiden çıkarken kurşuna dizilen Başbağlar şehitlerinin hakkını arayamayan, aramayan Müslümanlar.

Yağcılar, yalakalar, meddahlar, pohpohçular, dalkavuklar…

Kemik yalayıcıları.

Düzen-bazlar…

Nurlu, parlak, yüksek, pembe, pespembe ufuklara doğru dört nala koşuyoruz edebiyatçıları.

Aman dikkatli olun tökezlemeyin emi.

* (İkinci yazı)

Muktedir Olmanın Şartları

GÜÇ sadece seçimleri kazanıp iktidar olmakla elde edilmez. İktidar olabilmek için muktedir olmak gerekir. Muktedir olmanın da bir yığın şartı vardır:

Birincisi: İlim, irfan, kültür üstünlüğüdür. Doğru inançlara sahip olmaktır. Doğru ile yanlışı ayırt edebilmektir.

İkincisi: Ahlak ve karakter üstünlüğüdür.

Üçüncüsü (anlatması zor): Güzellik ve estetik boyutuna sahip olmaktır.

Dördüncüsü: Âdil olmaktır.

Beşincisi: Temiz olmaktır.

Altıncısı: Birtakım öldürücü, yıkıcı, kirletici ihtiraslara sahip olmamaktır. Para ve mal hırsı… Kadın, seks ve şehvet hırsı… Aşırı benlik… Ün ve alkış ibtilâsı…

Yedincisi: Te’yide mazhar olmaktır. Te’yid bazen yardım mahiyetinde, bazen te’yid gibi gözüken mekir olabilir.

Sekizincisi: Rüzgârın uygun yönden esmesidir.

Bu ülkede çoğunluğu oluşturan Sünnî Müslümanların, hem kendi çocuklarının, hem de “ötekilerin” çocuklarının vasıflı Türkiyeli olması için çalışması, tedbir alması gerekir.

Sünnîler çocuklarını vasıflı, güçlü ve üstün Türkiyeliler olarak yetiştir(e)mezse, hem Türkiye batar, hem de kendileri.

Karşıt deyip geçmeyelim, karşıtın (düşman demeye dilim varmıyor) kalitelisi vardır, kalitesizi. Akıl ve bilgelik, düşmanın, karşıtın vasıflı olmasını ister ve onun için çalışır.

Bu memlekette kaç büyük kesim varsa, onların hepsinin vasıflı olmasında büyük yararlar vardır.

Asıl İngiltere’de (İrlandayı saymıyorum) vasıf olduğu için İskoçya’nın Birleşik krallıktan ayrılıp bağımsız olması konusunda kan dökülmüyor, fitne ve fesat çıkmıyor.

Vasıflı Almanya’da Katoliklerle Protestanlar barış içinde geçinip gidiyor.

Türkiye bir çeşitlilikler, farklılıklar ülkesidir. Bu çeşitliliği ve farklılığı zenginlik haline getirebilmenin birinci şartı hepsinin içinde yeterli sayıda vasıflı Türkiyeli bulunmasıdır.

Vasıflı Türkler, vasıflı Kürtler, vasıflı Sünnîler, vasıflı Alevîler, vasıflı dindarlar, vasıflı laikler, vasıflı ateistler.

Türkiye’de yeterli miktarda vasıf olmadığı için uluslararası temizlik ve şeffaflık notu, on üzerinden 5′in altındadır.

Yoğun, yaygın, genel, çürütücü kokuşmanın birinci sebebi vasıfsızlıktır.

Korkunç boyutlara ulaşmış olan din ve mukaddesat sömürüsünün sebebi yeterli sayıda vasıflı ve güçlü dindar ve onlardan oluşan kadrolar olmamasıdır.

Bir Müslüman olarak ateistlere sempati beslemem ama vasıflı bir ateistin İslam’a ve Müslümanlara saldırmayacağını, toplumsal barış ve mutabakatı bozmayacağını bilirim.

Vahim krizlerle çalkalanan bu ülkeye istikrar, huzur, barış getirmenin temel şartı âqil, bilge, sağlam ve derin kültürlü, ahlaklı ve faziletli, mürüvvetli Türkiyeliler yetiştirmektir.

Onlar bütün güçlüklerin, bütün krizlerin, bütün çekişme ve tepişmelerin çare ve çözümlerini arar ve inşallah bulur.

Saçma sapan ideolojilere inanlar mutlak mânada vasıflı değildir.

Müslüman ama İslam’ı iyi bilmiyor ve hayata uygulamıyor. O da vasıflı Müslüman değildir.

Ülkemizde bir buçuk milyon Kripto Yahudi ve bir buçuk milyon Kripto Hıristiyan yaşadığı söyleniyor. Bunlar vasıflı olabilir mi? Kriptolukla vasıf bir arada olmaz. Bu Kriptolar meselesinin bir çözümü vardır elbette. Âqil ve bilge kişilerin bu çözümü aramaları gerekir.Yazımın başında Sünnî çoğunluktan bahs etmiştim. Onlar vasıflı, güçlü, üstün, gerçek Müslümanlar olmak istiyorlarsa kendi eğitim sistemlerini kurmak, İslam mektepleri açmak zorundadırlar. Sağlam ve etkili bir eğitime sahip olmadan işler düzelmez.

Böyle bir eğitim sistemi kuracak kültüre, niyete, imkana, iradeye, enerjiye sahip miyiz?

Sünnî Müslümanlar tarihî bir ârıza olan bugünkü bozuk düzen ve sistemin yerine, tarihî devamlılığa dayanan iyi ve âdil bir düzen getirmedikçe kurtulamazlar, aziz olamazlar.

04.03.2012

Mehmet Şevket EYGİ

Hadis Hafızlığı-2

03 Mart 2012

Bir önceki sayıda “hadis hafızlığı”nı bahse konu edinmiş, ümmetler içerisinde, bizim ümmetimizden başka, kendilerine gönderilen İlahî kitabı yahut Peygamberlerinin sözlerini ezberlemiş bir ümmet bulunmadığını temel bir tesbit olarak ortaya koyduktan sonra, Müslüman nesillertarafından Kur’ân-ı Kerim yanında Allah Rasûlünün (sallallâhu aleyhi ve sellem) hadislerinin de ezberlendiğini, Hicri onuncu asrın başlarına kadar İslam coğrafyasının her yerinde, bugün ciltlerle ifade edilebilecek kadar hadisi ezbere bilen birçok hadis hafızının yetiştiğini anlatmıştık. Tarih ve biyografi okumaları yapanlar için bunun bilinen bir şey olduğunu, şaşılacak, garipsenecek yahut istifhamla karşılanacak bir şey olmadığını söylemiş ve müthiş hafızalarıyla, ezberlerinin çokluğuyla şöhret bulmuş bazı hadis hafızlarından dikkat çekici misaller zikretmiştik.

Daha sonra sözü günümüze getirmiş, tarih kitaplarımızda yer alan bu rivayetlerin hakikat olduğunun isbatı sadedinde günümüzde “Kütüb-i seb’a”yı (meşhur yedi hadis kitabını), yani yaklaşık otuz beş bin hadisi ezberlemiş hanım talebelerin bulunduğunu, dolayısıyla günümüzdeki bu örneklerden de hareketle bu rivayetlerin doğruluğu hususunda herhangi bir şekilde şüpheye mahal olmadığını belirtmiştik.

Ancak bu noktada, “böyle bir şeyin nasıl mümkün olabildiği” sorusunun akla gelebileceğini ifade etmiş, elbette hadis hıfzını mümkün kılan birçok sebebin bulunduğunu, ancak bize ayrılan yer sınırlı olduğu için bunun izahını bir sonraki sayıya bırakacağımızı söylemiştik. İşte bu yazıda, her biri hakkında belki sayfalarca yazı yazılabilecek bu sebepler özlü bir şekilde işlenmeye çalışılacaktır.

Hadis Hıfzını Mümkün Kılan Sebepler:

Bunların birincisi ilk nesillerin Sünnet telakkisidir. Onlar, Rasûlullah’ın (sallallâhu aleyhi vesellem) Sünnetini din olarak kabul ediyorlardı. Tabiîn neslinden İbn Sîrîn ve diğerlerinin Sünneti (Hadisi) kastederek söyledikleri: “Bu ilim dindir. Dininizi kimden aldığınıza dikkat ediniz!”[1] sözü bu hakikati ifade ediyordu. Onların gözünde Rasûlullah’ın Sünneti (aleyhissalâtu vesselam) “sefîne-i necât”tı. İbn Şihab ez-Zührî’nin naklettiğine göre, önceki âlimler: “Sünnete sarılmak kurtuluştur…” diyorlardı.[2] İmam Malik de bunu şu ölümsüz cümlelerle ifade edecekti: “Sünnet Nuh’un gemisidir; binen kurtulur, geri duran için boğulmak mukadderdir.”[3]

İmam Şafiî’nin isabetle belirttiği gibi, Sahabe, Tabiîn veya daha sonraki nesillerden, herhangi bir meselede kendisine Allah Rasûlünün (sallallâhu aleyhi vesellem) bir sözü yahut uygulaması nakledildiğinde o söz veya uygulamanın dışına çıkan, ifade ettiği hükmü görmezden gelen ve kendisini bağlamadığını düşünen hiç kimse olmamıştı.[4] Şam bölgesinin İmamı Evzâî’nin Âmir b. Abdillah’a söylediği: “Ey Âmir, Rasûlullah’ın bir hadisi sana ulaştığında aman başka türlü hüküm vermekten sakın! Çünkü o Allah’ın istediklerini bildiriyordu”[5] sözü ilk nesillerin Sünnete bakışını yansıtan özlü bir örnektir.

Sonra, Allah Teâlâ tarafından sevilmek, günahları bağışlanmış bir kul olmak ancak O’na ittiba ile mümkündü.[6] İşte bu yüzden Allah Rasûlünün (aleyhissalâtu vesselam) ağzından çıkan her bir sözü bir kurtuluş parolası gibi telakki ediyorlar, su gibi içiyorlar, ezberliyorlardı.

Birinciyle bağlantılı olarak ikinci sebep onların gönüllerindeki Peygamber sevgisidir. Ahlakını yakından bildikleri, canlarını uğruna feda saydıkları, hayatlarının her safhasında kendilerine güzel örnek kılınmış Peygamberin (salât ve selam olsun ona!) hayatın bütün dönemleri ile ilgili ve her türlü münasebetle söylediği sözlerini yahut sergilediği davranışlarını dikkatle takip ediyorlar, O’nu her yönüyle taklit ediyorlar, söylediklerini ezberleyip bunlarla amel ediyorlar ve başkalarına aktarıyorlardı. Dolayısıyla Sünnetin gönüllerinde mahfuz olması Peygambere (sallallâhu aleyhi vesellem) ittibanın, -tabir caizse- Peygamber gibi yaşamanın tabii bir neticesi idi.

Üçüncü sebep, Rasûlullah’ın (sallallâhu aleyhi vesellem) ilmin/hadisin başkalarına ulaştırılmasına dair emri ve ulaştıranlar için ettiği hayır duasıdır. “Benden işittiğiniz bir ayet bile olsa başkalarına ulaştırınız. Ve mahzur olmaksızın benim sözlerimi rivayet ediniz…”[7] “Burada bulunan bulunmayana bildirsin…”[8] “Bizden bir şey işitip onu işittiği gibi başkalarına aktaran kimsenin Allah yüzünü ak etsin…”[9] Bunlar ve benzeri muhtevadaki diğer rivayetler hadislerin ezberlenmesinde ve yazılmasında etken olmuştur. Nitekim Muallimî, muhaddislerin, hadislerin ezberlenmesini ve rivayet edilmesini farz-ı kifaye olarak gördüklerini söyler.[10]

Dördüncü sebep olarak şunu söyleyebiliriz: Onlar Kitabı ve Peygamberin Sünnetini sonraki nesillere taşımak için seçilmiş güzîde bir topluluktu. Onların tarih kitaplarında yazılı hayatlarına bir bütün olarak bakan kimseler bundan kesinlikle şüphe etmeyeceklerdir. Özellikle Sahabe nesli İslam davasını Rasûlullah (sallallâhu aleyhi vesellem) ile birlikte omuzlamış,  O’na (aleyhissalâtu vesselam) arkadaş kılınmış, O’nun mübarek sohbetinden istifade etmiş, sonra gelen Tabiîn nesli de Sahabe terbiyesiyle büyümüştü. Dolayısıyla bu taşıyıcılığı mümkün kılacak maddî ve manevî özelliklerle mücehhez kılınmışlardı.

Belki dördüncüyle bağlantılı olarak beşinci sebep şudur: Onlar, adına “saadet asrı” dediğimiz en hayırlı zaman dilimlerinde yaşamışlar, özellikle Sahabe ve Tabiîn nesli Kur’ân ve Sünnetin diliyle tezkiye olunmuşlardı. “İslam dinine ilk giren Muhacirler ve Ensar ile onlara güzellikle tabi olanlar var ya, işte Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır.”[11] “Ümmetimin en hayırlıları benim içinde bulunduğum asırda yaşayanlarıdır. Sonra onu takip eden asırda yaşayanlar, sonra onu takip eden asırda yaşayanlar…”[12] Dolayısıyla onlar zamanın bereketinden istifade etmişler, kaynağa yakın olmanın hayır ve bereketini ömürlerinde, vakitlerinde, salahlarında, kazançlarında, ailelerinde, ilimlerinde, hıfzlarında… kısaca her şeylerinde görüp yaşamışlardır.

Altıncı sebep olarak söyleyebileceğimiz, Allah’la samimi bağlarının, salih niyetlerinin ve günahlardan sakınmalarının onları hıfzda bu ileri dereceye ulaştırdığıdır. Nitekim İbn Abbas (radiyallâhu anhuma) kişinin niyeti mikdarınca, yani niyetinin salih olduğu ölçüde hadis ezberleyebileceğini[13] söylerken, büyük Sahabi İbn Mes’ud da (radiyallâhu anh) farklı bir ifadeyle, insanın işlediği günah sebebiyle bildiğini unutabileceğini söylemektedir.[14] Burada, hadis ezberleyebilmek için gerekli zekâ, istidat, çalışkanlık gibi vasıfların dışında bir şeye, hadis ezberleyebilmenin samimiyet ve ihlâsa bağlı ilahî bir lütuf olduğuna vurgu yapılmaktadır. Nitekim Hatib el-Bağdâdî, hadis hıfzına yardımcı sebepleri sayarken ilk sebep olarak niyetin salih olması gerektiğini söylemektedir.[15] İmam Malik’e: “Hadis ezberine faydalı olabilecek bir şey var mı?” diye sorulmuş, o da: “Faydası olacak bir şey varsa o da masiyetleri terk etmektir” cevabını vermiştir.[16] Bu hususun hadise mahsus olmayıp bütün şer’î ilimlerin tahsilinde aranan bir şey olduğu söylenebilir. İmam Şafiî’nin, hocası Vekî’a, hafızasının kötülüğünü şikâyet ettiği, Vekî’in de ona, ilmin bir nur olduğunu, nurun ise günahkâra verilmeyeceğini söyleyerek günahlardan uzak durmasını tavsiye ettiği meşhurdur.[17]

Yedinci ve bizi burada birinci dereceden ilgilendiren sebep şudur: Yazının sonraki dönemler gibi yaygın olmadığı ilk zamanlarda her türlü bilgi ve kültür malzemesi ağızlardan alınıyor, “sütûrda değil sudûrda, yani kitap sayfalarında değil gönüllerde” muhafaza ediliyor, gönüllerden gönüllere aktarılıyordu. Özellikle tedvin öncesi dönemde yazma yanında ezberlemenin de ilim tahammül yollarından biri olduğu, hatta yaygın bir şekilde bu yolun kullanıldığı bilinmektedir.

Bilindiği gibi cahiliye dönemi Arap toplumu güçlü hafızasıyla tanınan bir toplumdu. Kendi kültür ve tarihleriyle ilgili her türlü malzemeyi hafızalarında saklıyorlardı. Binlerce beyit şiiri, Kâbe duvarına asılan kasideleri, kendi tarihlerindeki önemli günleri, o günlerde yaşanan hadiseleri, yapılan konuşmaları, neseb bilgisini… hepsini ezbere biliyorlardı. Bazı ihtiyaçlar ve belli münasebetler sebebiyle yazıya başvurdukları, çoğunlukla hafızaya itimad ettikleri için hafızaları güçlenmiş ve keskinleşmişti. İslam’ın ilk muhatabı Sahabe neslinin ve sonra Tabiîlerin de bu sebeple hadisleri ezberliyor olmalarından daha tabii bir şey olamazdı.

İbn Abdilberr; İbn Abbas, Şa’bi, İbn Şihab, Nehaî, Katâde gibi hadis yazımına karşı çıkan Sahabi ve Tabiîlerin Arap olduklarını, cahiliye dönemi Arapları gibi yaradılış itibarıyla ezberlemeye yatkın yaratıldıklarını, bir defa işitmekle ezberleyebildiklerini, bu sebeple hadislerin yazımına sıcak bakmadıklarını söyler.[18]

Sözün burasında Allame Süleyman en-Nedvi’ye kulak verelim: “Malum olduğu üzere Arapların hafızası kuvvetliydi. Binlerce şiiri ezbere biliyorlar, eksik veya fazlalık olmaksızın onları ezbere okuyorlardı. Tabiat-ı beşer icabıdır ki, insanlar kabiliyetlerinden birini öne çıkarır, çok kullanırlarsa o, kuvvet ve canlılık kazanır.

Sahabe ve Tabiîn hadis ezberleme hususunda o kadar pratik yaptılar ki bu hususta ulaşılması güç bir yere vardılar. Bir hadis işittikleri zaman onu kavrıyorlar ve bugünlerde çocukların Fâtiha sûresini ezberlediği gibi onu ezberliyorlardı.

Muhaddisler Allah Rasûlünün (aleyhissalâtu vesselam) binlerce, hatta yüz binlerce hadisini ezbere biliyorlardı. İşittikleri hadisleri yazıyor ve ezberliyorlardı.”[19]

Ebu Hilal el-Askerî’nin sözleri de bu söylenenleri teyit eder niteliktedir: “Araplardan nakledilen haberlerin ifade ettiğine göre, onlar uzun hutbe ve kasideleri dinliyorlar ve yalnızca bir kere dinlemekle ezberliyorlardı. Onların hatipten veya şairden, söylediği sözü tekrarlamasını istedikleri rivayet edilmemiştir. Aslında Arap olmadığı halde Arapların arasında yetişmiş kimseler (Muvelledûn) içerisinde de bu vasıflara sahip olanlar vardı.”[20]

Sekizinci sebep olarak şunu söyleyebiliriz: Önce Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselam) tarafından hadislerin yazımının yasaklanması,[21] sonra Sahabe ve Tabiîn neslinden azımsanamayacak bir kısmının, Kur’ân ayetleriyle karışabileceği, Kur’ân’ın ihmal edilip başka kitaplarla meşgul olunacağı, kitaba itimad edilip ilmi ezberlemenin terk edileceği, kitaplara yazılırsa ehil olmayanların eline geçebileceği… gibi çeşitli endişelerle hadislerin yazılmasına karşı çıkışları ve “biz nasıl ezberlediysek siz de ezberleyin” genel tavrının da özellikle ilk dönemlerde hadislerin ezberlenmesinde etkili olduğu şüphesizdir.[22]

Belki sekizinci sebebin şıkları içerisinde mütalaa edilebilecek, ama önemine binaen ayrı bir madde halinde değerlendirmeyi uygun gördüğümüz dokuzuncu sebep şudur: Sadr-ı evvelde (ilk dönemlerde) hadislerin yazılması yanında ezberlenmesi gerektiğine de inanılıyordu. Yazıya itimadın insanları tembelliğe iteceği, hadisi ve ilmi ezberlemenin önüne geçeceği düşünülüyordu. Yukarıda işaret edildiği gibi, bir dönem hadislerin yazılmasına karşı çıkılmasının sebeplerinden birinin de bu olduğu malumdur.[23]

Bu endişeyi Hatib el-Bağdadi’nin ağzından dinleyelim: “İnsanlara hadisleri ezberlemeleri emredildi. Çünkü isnad kısa, zaman nübüvvet asrına yakındı. Yazıya itimad, hafızaya zarar vereceği, hatta ezberleme kabiliyetinin tamamen kaybolmasına sebep olacağı için yasaklandı. Yazı olmayınca insanın her yerde beraberinde olan hafızası güçlenecekti…

Seleften birçoğu hadis ezberleyebilmek için yazıdan yardım alıyor, yazarak çalışıyordu. Sağlamca ezberledikten sonra, artık hafıza yazıya itimad eder, bu da ezber gücünün azalmasına ve ezberlenen bilgiyi muhafaza için çaba göstermemeye sebep olur korkusuyla yazdıklarını imha ediyorlardı.”[24]

Mesela Tabiînin büyüklerinden Said İbnu’l-Müseyyeb, hafızası zayıf olduğu, ezberleyemediği için İbn Harmele’nin yazmasına izin vermişti.[25]

Yine Tabiînden İbrahim en-Nehaî: “Yazmayın, yazarsanız yazdıklarınıza itimad eder (ezberlemeyi ihmal edersiniz)” [26] demişti.

“Sahabenin çoğu hadis yazımından uzak duruyorlar, “nasıl olsa yazılı olarak var, ihtiyaç halinde müracaat ederiz” düşüncesiyle insanların hadisi ezberleme ve üzerinde düşünmeyi ihmal edip yazıya itimad edeceklerinden korkuyorlardı. Gerçekten de korktukları şey oldu. Yazı ve tedvine ihtimam arttıkça ezbere verilen önem azaldı.”[27]

Nitekim Zehebi’nin “Tezkiratu’l-huffaz”da Tabiîn dönemi hafızlarını zikrettikten sonra yaptığı genel değerlendirme bu tesbiti haklı çıkarmaktadır. Tabiîn dönemi sonu için şunları söyler: “… Âlimlerde ezberleme faaliyeti azalmaya başladı. Kitaplar tedvin edildi; kitaplara itimat ettiler. Hâlbuki bu vakitten önce Sahabe ve Tabiînin ilmi gönüllerdeydi; onların gönülleri ilim hazineleriydi.” [28]

Dokuzuncu sebeple bağlantılı olarak da düşünülebilecek onuncu sebep onların ilim anlayışlarıdır. Onlar insanı Allah’a yaklaştırmayan, haşyet îras etmeyen, yaşanan hayata dönüşmeyen kuru bilgiyi ilim saymıyor, sahip olduğu bilgiyi yaşantısıyla özdeşleştirmeyen kimseyi âlim olarak kabul etmiyorlardı. Hatib el-Bağdadi’nin ilim ile amel arasındaki yakın ve güçlü bağı işlediği nefis eseri “Iktızâu’l-ilmi el-amel” bu söylediğimizi ifade eden örneklerle doludur. Sa’d b. İbrahim, Mücahid, Şa’bî, Hasan el-Basrî gibi birçoğu âlimi “haşyet sahibi” kimse olarak tarif ediyorlardı.[29] İmam Malik ilmin, Allah’ın kişilerin kalbine koyduğu bir nur olduğunu söyler.[30] Hasan el-Basrî’nin sözünün ifade ettiğine göre, o zamanlar dinî ilimleri tahsile başlayan bir talebenin öğrendikleri hemen üzerinde, hal ve hareketlerinde, tavır ve edasında, söz ve davranışlarında görülüyordu.[31] Netice itibariyle,  hayata aktarılan, söz, tavır, inanç, davranış haline gelen bilginin artık unutulma ihtimali kalmıyordu. Nitekim Vekî’ b. el-Cerrâh ve diğerleri, hadisleri, gereğince amel ederek ezberlediklerini söylemektedir.[32]

Bir başka veçheden, onlar sahibiyle yaşamayan, gönüllerde mahfuz olmayan, bazı kitaplarda ifade edildiği şekliyle, kişi denize düştüğü zaman onunla birlikte yüzmeyen, hamama girdiğinde onunla beraber girmeyen, kitaplara yazılıp bırakılmış bilgiyi ilim saymıyorlardı. Tabir caizse, bilgi sahibi olmakla bilgiye ulaşabilmeyi birbirinden ayırıyorlardı. Bunun için ilmi ezberlemeye teşvik eden kitaplar yazıyorlar ve müzakerenin, okunan dersin ezberlenip hafızada iyice yerleşene kadar tekrar edilmesinin şart olduğunu söylüyorlardı.

Abdurrezzak b. Hemmam es-San’ânî: “Sahibiyle birlikte hamama girmeyen ilmi, ilimden sayma” diyor, sonra:

“Kitap sandığının içindeki ilim ilim değildir

İlim ancak göğsün muhafaza ettiğidir” beytini okuyordu.[33]

Yine, Râmehurmuzî: “Kitaplara yazılıp bırakılan ilimde hayır yoktur” diyor, sonra o da Abdurrezzak’ın okuduğu beyti okuyordu.[34]

Yine sekizinci sebebin şıkları içinde mütalaa edilebilecek, ancak ayrıca zikretmeyi uygun gördüğümüz on birinci sebep şudur: Hadislerin muhakkak ezberlenmesi gerektiği üzerinde duruyorlar, bu şekilde bir nevi kontrol mekanizması oluşturarak, ehil olmayanların eline geçeceği yahut bilgilerin doğru olmayan şekilde kullanılacağı korkusuyla kitaplara yazılmasına karşı çıkıyorlardı. Bu sebeple Sahabe veya Tabiîn neslinden, ölmeden önce kitaplarını gömen, yakan yahut üzerine su dökerek silenlerin sayısı az değildi.

Hatib el-Bağdâdî bu durumu şu sözleriyle anlatır: “Öncekilerden birçoğu vefatları yaklaştığı zaman, kitapları ilim ehli olmayan kimselerin eline geçer, onlar o kitaplardaki ahkâmı bilmezler, gördükleri her bilgiyi zahir manasına hamlederler, belki ekleme veya çıkarma yaparlar da, bu, kitabın gerçek yazarı tarafından yapılmış zannedilir korkusuyla kitaplarını imha etmişler veya imha edilmesini vasiyet etmişlerdi. İşte bütün bu ve benzeri durumlardan korunmak amacıyla öncekilerin tedbir aldıkları bildirilmiştir.”[35]

Abîde es-Selmânî ölüm döşeğinde kitaplarını istemiş ve onları imha etmişti. Gerekçesi şuydu: “Benden sonra birilerinin gelip onları yerli yerince koyamayacağından (doğru kullanamayacağından) korkuyorum!”[36]

Kitaplar tedvin edilmeye başladıktan sonra İmam Evzâî hayıflanarak şöyle diyordu: “Bu ilim kıymetli bir şeydi ki bunu ehlinin ağzından alırlar ve bir araya gelerek müzakere ederlerdi. Ne zaman ki kitaplara yazıldı, nuru gidiverdi ve ehil olmayanın eline geçti!”[37]

Bu sebeplerden on ikincisi onların hadisi öğrenmek ve ezberlemek için gösterdikleri olağanüstü çabadır. En küçük yaşlarından itibaren hadis meclislerine katılıyorlar, hadis için uzun yolculuklara çıkıyorlar, çok müstesna kabiliyetlere sahip olanları dışında hemen tamamı bütün ömürleri boyunca hadisten başka bir fenle meşgul olmuyorlardı. Büyük hadisçi Hatib el-Bağdadi hadisi “ancak bütünüyle kendisini ona vakfeden, yanına ikinci bir ilim katmayan” kimsenin tahsil edebileceğini söylüyordu.[38] Onlar da yatıp kalkıp hadisle meşgul oluyorlar, nerede bir hadis meclisi, meşhur bir hadis âlimi, âlî isnad varsa oraya koşuyorlardı.

Küçük yaşlardan beri hayatlarını hadise vakfeden, başka meşguliyet edinmeyen, teneffüs etikleri hava, içtikleri su, yedikleri yemek, sefer ve hazarda samimi dostları hadis olan, hadis tahsilinden başka arzuları yahut endişe ve kaygıları olmayan ravilerin hayat hikâyelerini okuyan, onların ilgili kitaplarda yazılı hal ve vasıflarını bilen herkes bugün bize abartılı gelecek rakamlarda hadis ezberlemelerinin mübalağa olmadığına karar verecektir.

Burada onların ne derece kendilerini hadise verdiklerini, nasıl bir istiğrak hali içerisinde olduklarını gösteren yalnızca bir misalle yetineceğiz. Üç yüz bin hadis hakkında sorulacak sorulara cevap verebileceğini söyleyen meşhur hafız Bâğendî anlatıyor: “Rüyamda Rasûlullah’ı (sallallâhu aleyhi vesellem) gördüm. O’na, “Ya Rasûlallah, Allah’a benim için dua et” diyeceğim yerde, “Ya Rasûlallah, hangisi hadiste daha sağlamdır: Mansur mu, A’meş mi?” diye sordum. O da “Mansur, Mansur” buyurdular.[39]

Muhaddis Ebu Hafs b. Şahin anlatıyor: “Bâğendî’nin arkasında namaza durdum. Tekbir aldı. Sonra: “Ahberanâ Muhammedu’bnu Süleyman Lüveyn (Bize Lüveyn diye meşhur Muhammed b. Süleyman bildirdi ki…)” dedi. Arka taraftan ikaz için: “Sübhânallah!” denildi. Bu sefer de: “Ahberanâ Şeybânu’bnu Ferrûh el-Ubullî (Bize Şeyban b. Ferrûh el-Ubullî haber verdi ki…)” dedi. (Daha sonra kendisine gelerek) “Bismillahirrahmanirrahim” diyerek kıraate başladı.”[40]

Nitekim Buhari: “Hafıza için faydalı bir ilaç biliyor musun?” sorusuna: “Hafıza için kişinin kendisini bütünüyle (hadise) vermesi ve devamlı mütalaadan daha faydalı bir şey bilmiyorum”[41] cevabını vermişti.

On üçüncü sebep şudur: Onlar ilim öğrenme ve öğretme adab ve usulünün anlatıldığı kitaplarda tafsilatı zikredilen hadis (veya ilim) hıfzına yardımcı metotları kullanıyorlar, bu hususta tavsiye edilen usule riayet ediyorlar, ezberlemek için müsait yer ve vakitleri kolluyorlar, ezberlerini belirli aralıklarla düzenli bir şekilde tekrarlıyorlar, hatta hafıza gücünü arttırdığına” inandıkları bitki veya meyveleri yiyor, usarelerini içiyorlardı.[42] İki büyük hadis hafızı Ebu Davud et-Tayâlisî ile Abdurrahman b. Mehdi, belâzür[43] usaresi içmişler, bunun neticesinde Ebu Davud cüzama, İbn Mehdi de abraşlık denen hastalığa yakalanmıştı. Ama bu sayede Ebu Davud kırk bin, İbn Mehdi de on bin hadis ezberlemişlerdi.[44]

Çalışıp alışkanlık haline getiren için ezberlemenin kolaylaşacağını söyleyen Ebu Hilal el-Askerî bazı nakillerde bulunduktan sonra kendisi üzerinden bir misal verir: “Ezber yapmaya ilk başladığım zaman ezberlemek bana çok zor geliyordu. Sonra kendimi buna alıştırdım. Nihayet Ru’be’nin “…” sözleriyle başlayan yaklaşık iki yüz beyitlik kasidesini bir gecede ezberledim.”[45]

On dördüncü sebep: O zaman sonraki dönemlerde olduğu gibi yazı malzemesi bol ve yaygın değildi. Kur’ân’ın, nazil olduğu dönemde, “rakk” denilen inceltilmiş deriye, yassı taşlara, hurma dalına, deve veya koyunun kürek kemiklerine, tahta, çanak, çömlek parçaları v.s. gibi yazmaya elverişli her şey üzerine yazıldığı bilinmektedir. Hadis talebelerinin de tabii olarak benzer yazı malzemeleri; mesela küçük tahta tabletler, kırtas (papirüs kâğıdı), (deri veya kırtas’dan yapılmış) sahîfelere yazdıkları kaynaklarda zikredilmektedir.[46] Hatta Said b. Cübeyr’in elindeki tahta tablet veya sahîfede yazacak yer kalmadığı zaman nalınlarının üzerine, avuç içlerine yazdığı, kimi zaman da devesinin semerine yazıp sonra temize çektiği nakledilmektedir.[47]

Ağırlıklı olarak ilk dönemlerde “rakk” denilen üzerine yazı yazılabilecek şekilde işlenmiş derinin kullanıldığı, Abbasiler döneminde, “kırtas” denilen, “berdî” isimli bitkiden elde edilen Mısır papirüsünün kullanımının yaygınlaşmaya başladığı ve neredeyse Hicri ilk üç asırdan sonra bugün kullandığımıza yakın kâğıdın yaygın bir şekilde kullanıldığı bilinmektedir. Çinli kâğıtçılar marifetiyle, Horasan’dan (Semerkand’dan) İslam dünyasına ulaşıp yaygın şekilde kullanılmaya başlandığı Hicri dördüncü asırda bile kâğıdın kıymetli bir şey olduğu, hatta bu yüzden âlimlere çok değerli bir hediye sadedinde “Horasan kâğıdı”, kimi zaman da kalem, mürekkep hediye edildiği bilindiğine göre,[48] bunun da zorunlu olarak –özellikle ilk asırlarda- hadislerin ve ilmin ezberlenmesine sebebiyet verdiği düşünülmelidir.[49]

On beşinci sebep olarak, yaşadıkları zamanın asudeliği ve yaşadıkları çevrenin temizliği söylenebilir. Onların yaşadığı zaman diliminde yeryüzü bugünkü gibi küçük bir köy haline gelmemiş, insanların zihinleri “enformasyon bombardımanına” maruz kalarak gereksiz bilgi yığınlarıyla doldurulmamıştı. Hakikate, fıtrata, akl-ı selime ters, yıkıcı her türlü inanç, fikir, felsefe ve hareket insanların zihinlerini esir almamıştı.

Sakin, sade, tabii bir hayat yaşıyorlardı. İnsanların kabiliyetlerini körelten ve melekelerini dumura uğratan teknolojinin getirdiği kolaylıklar ve yeni hayatın bahşettiği imkânlar onlar için söz konusu değildi. O dönemlerde masiyetlerle hava, su, çevre bugünkü gibi kirlenmemiş, sebze, meyve ve bitkilerin tabii yapısı bozulmamıştı. Milyonlarca insanın bir arada yaşadığı metropollerde, bir tanesi belki birkaç köyü içine alacak kadar büyük apartmanlarda, insanın ruhunu katleden araç ve makine gürültüsü içerisinde, ışığa, toza, dumana boğulmuş olarak yaşamıyorlardı. Dolayısıyla zihinleri duruydu, hafızaları zarar görmemişti, beden ve ruhları yıpranmamıştı.

On altıncı ve son olarak, bazı özel sebeplerden bahsetmek de mümkündür. Mesela Ebu Hureyre (radiyallâhu anh) Rasûlullah’ın (sallallâhu aleyhi vesellem) yanından hiç ayrılmıyor, hadisi öğrenmek için öyle çaba gösteriyordu ki Allah Rasûlü (aleyhissalâtu vesselam) hiç unutmasın diye ona dua etmişti. Ebu Hureyre (radiyallâhu anh) anlatıyor: “Allah Rasûlüne: “Ya Rasûlallah, senden çok hadis dinliyorum ama unutuyorum” diye şikâyette bulundum. Bana: “Elbiseni yay” dedi. Ben de yaydım. İki eliyle bir şey avuçlayıp içine koydu, sonra: “Topla” dedi, topladım. Ondan sonra asla bir şey unutmadım.”[50]

Sonuç:

İşte yukarıda kısaca temas ettiğimiz bütün bu sebeplerin hepsi hadisin ve daha genel anlamda ilmin ezberlenmesine az ya da çok, şu veya bu şekilde katkıda bulunmuştur. Bu arada, bu yazdıklarımızdan hadislerin yalnızca ezberlendiği, ilk nesiller tarafından yazılmadığı manası çıkarılmamalıdır. Bilakis “hadis hafızlığı” başlıklı ilk yazıda ve bu yazımızda, ilk nesillerin bilgiye nasıl yaklaştıkları, dinin bir parçası saydıkları hadisi ezberlemek için nasıl çaba gösterdikleri ve bütün İslam coğrafyasında Kur’ân hafızları gibi, Peygamberlerinin (sallallâhu aleyhi vesellem) sözlerini ezberleyen hadis hafızlarının yetiştiği vurgulanmaya çalışılmış, bunlar içerisinde güçlü hafızasıyla, mahfuzatının çokluğuyla temayüz etmiş olanlardan misaller verilmiştir.

Muhaddislerin hadisleri ezberleyebilmek için yazıdan yardım aldıkları, Buhari gibi çok üstün hafızaya sahip olan az sayıda muhaddis dışında çoğunun yazarak ezberlediği, hadis ilimleriyle meşgul olanların bilmediği bir şey değildir.[51] Dolayısıyla burada, hadislerin Rasûlullah (sallallâhu aleyhi vesellem) ve sahabiler zamanında yazılmadığı, en erken Hicri birinci asrın sonlarına doğru yazıldığı şeklindeki garazkâr müsteşrik iddiasına cevap verme ihtiyacı hissetmiyoruz. Bu hususta eski ve yeni kaynaklarımızda hadislerin Rasûlullah’ın (sallallâhu aleyhi vesellem) hayatında ve daha sonra Sahabe ve Tabiîn nesli tarafından yazıldığına dair onlarca değil yüzlerce delil bulunmaktadır. Bugün artık bunu inkâr etmek mükâbere ve hakkı inkârdan başka bir mana taşımamaktadır.[52]


[1] Müslim, (Mukaddime), 5; Dârimî, (Mukaddime), I, 384, 397, 398–399, 400; Râmehurmuzî, el-Muhaddisu’l-fâsıl beyne’r-râvî ve’l-vâ’î, “Men kâle: Huve dînun, fenzurû ammen te’huzûnehu” başlıklı bab, 414–416.

[2]  Dârimî, (Mukaddime), I, 230.

[3]  Suyuti, Miftâhu’l-cenne fi’l-i’tisâmi bi’s-sünne, 162.

[4]  Suyuti, a.g.e., 73–74.

[5]  Suyuti, a.g.e., 102.

[6]  Âl-i İmrân, 31.

[7]  Buhari, Kitabu ahâdîsi’l-enbiya, 50.

[8]  Buhari, Kitabu’l-ilm, 37.

[9]  Tirmizi, Kitabu’l-ilm, 7.

[10]  Abdurrahman b. Yahya el-Muallimî, et-Tenkîl, I, 508. Ayrıca bkz. Suyuti, a.g.e., 107.

[11]  Tevbe Sûresi, 100.

[12]  Buhari, Kitabu fedâili’s-Sahabe, 1.

[13]  Hatib el-Bağdadi, el-Câmi’ liahlâkı’r-râvî ve âdâbi’s-sâmi’, II, 386.

[14]  Ebu Hayseme Züheyr b. Harb en-Nesâî, Kitabu’l-ilm, 31; Dârimî, (Mukaddime), I, 379.

[15]  Bkz: Hatib, a.g.e., II, 385.

[16]  Hatib, a.g.e., II, 387.

[17]  Bunun şiir olarak hikâyesi için bkz: Dîvânu’ş-Şâfiî, (İhsan Abbas neşri), 39.

[18]  İbn Abdilberr, Câmi’u beyâni’l-ilmi ve fadlih vemâ yenbağî fî rivayetihi ve hamlih, I, 296.

[19] Nedvî’nin “er-Risâletu’l-Muhammediyye” kitabından özetle nakleden: Abdülfettah Ebu Gudde, Lemehât min tarihi’s-sünne ve ulûmi’l-hadis, 135.

[20]  Ebu Hilal el-Askerî, el-Hassü alâ talebi’l-ilm ve’l-ictihâdi fî cem’ihî, 75.

[21]  Hadislerin yazılması yasağının, ilk zamanlarda, Kur’ân ayetleri nazil olmaya devam ederken, Kur’ân ayetleri ile karışır endişesiyle belirli bir süreliğine getirildiği ve herkes için geçerli genel bir hüküm olmadığı bilinmektedir. Nitekim Sahabilerden Abdullah b. Amr b. el-Âs yasak sürerken Hazreti Peygamberden aldığı izinle yazmaya devam etmiştir. Sonraları, bu endişenin ortadan kalkmasıyla birlikte yasağın da ortadan kalktığı, bu vakitten sonra hadislerin yazılabileceği bizzat Yüce Peygamberin (aleyhissalâtu vesselam) müteaddit beyanlarıyla sabittir. Bu hususta ilgili kitaplarda yeterince malumat bulunmaktadır.

[22]  Bu hususla ilgili Sahabe ve Tabiînden gelen rivayetleri derli toplu bir şekilde bir arada görmek ve sebepleri hakkında bilgi edinmek için bkz: Hatib, Takyîdu’l-ilm, 29–63.

[23] Bkz: Râmehurmuzî, a.g.e., 386; İbn Abdilberr, a.g.e., I, 292; Hatib, a.g.e., 58-60; Sem’ânî, Edebu’l-imlâ ve’l-istimlâ, 146.

[24]  Hatib, a.g.e., 58.

[25] Râmehurmuzî, a.g.e., 376. (Metinde Said b. Cübeyr olarak yazılmış, bu, muhakkik tarafından haklı olarak Said İbnu’l-Müseyyeb olarak düzeltilmiştir. Bkz: 5 no’lu dipnot).

[26]  İbn Abdilberr, a.g.e., I, 291.

[27]  Nedvî’nin a.g.e.’nden naklen: Abdülfettah Ebu Gudde, Lemehât min târîhi’s-sünne, 135.

[28]  Zehebi, Tezkiratu’l-huffaz, I, 160.

[29] Bkz: Dârimî, (Mukaddime), “Men kâle: el-İlmu: el-haşyetu ve takvallâhi”, I, 333–343. Şa’bî’nin sözü için bkz: I, 318; İbn Abdilberr, a.g.e., “Men yestahikku en yüsemma fakîhen ev âlimen; hakîkaten lâ mecâzen…” başlıklı bab, I, 807-825.

[30]  İbn Abdilberr, a.g.e., I, 758.

[31]  Bkz: Dârimî, (Mukaddime), I, 383-384; Hatib, a.g.e., I, 216.

[32]  Hatib, el-Câmi’, II, 388-389; İbn Abdilberr, a.g.e., I, 709; II, 1031.

[33]  İbnu’l-Cevzi, el-Hassü alâ hıfzi’l-ilm ve zikru kibâri’l-huffaz, 39.

[34] Râmehurmuzî, a.g.e., 387. Konuyla ilgili çeşitli nakiller için bkz: Hatib, a.g.e., “el-Hassü alâ hıfzi’l-hadis”, II, 372-378.

[35]  Hatib, Takyîdu’l-ilm, 61.

[36]  Dârimî, (Mukaddime), I, 418.

[37] İbn Abdilberr, a.g.e., I, 290; Hatib, a.g.e., 64. Yakın manada bir rivayet için bkz: Dârimî, (Mukaddime), I, 419; Beyhakî, el-Medhal ile’s-Süneni’l-kübrâ, II, 223.

[38]  Hatib, el-Câmi’, II, 251.

[39]  İbnu’l-Cevzi, a.g.e., 112.

[40]  İbnu’l-Cevzi, a.g.e., 112-113.

[41]  İbn Hacer, Hedyu’s-sârî mukaddimetu Fethi’l-Bârî, I, 512.

[42]  Bunlarla ilgili bilgi edinmek için bkz: Hatib, a.g.e., I, 354-368; II, 385-421.

[43] Hindistan cevizine benzer bir meyve (Semacarpus anacardium, anacard). Bkz: TDVİA, V, 392–393, (Belâzürî maddesi). İçi ceviz içine benzeyen, hurma çekirdeği şeklinde tatlı bir meyve. Belâzür usaresi, hafızayı kuvvetlendirdiğine inanıldığı için, özellikle muhaddislerin rağbet ettiği bir içecekti. Bkz: Hatib, a.g.e., II, 421 (1 no’lu muhakkik dipnotu).

[44]  İbnu’l-Cevzi, a.g.e., 79.

[45]  Ebu Hilal el-Askerî, a.g.e., 72.

[46]  Misal olmak üzere bkz: Râmehurmuzî, a.g.e., 370-371, 373, 374; Hatib, Takyîdu’l-ilm, 90, 92, 104, 105.

[47]  Hatib, a.g.e., 102-103.

[48] Bkz: Abdülfettah Ebu Gudde, Safahât min sabri’l-ulemâ alâ şedâidi’l-ilmi ve’t-tahsîl, 328–331, (dipnot).

[49] İslam Medeniyetinde kâğıdın yeri, geçirdiği tarihî seyir, kâğıdın yerine kullanılmış her türlü yazı malzemesi ve evsafı hakkında çok kıymetli malumatı havi iki seri makale için bkz: Muhammed Taha el-Hâcirî, “el-Varak ve’l-virâka fi’l-hadârati’l-İslâmiyye” I-II, Mecelletu’l-Mecma’i’l-ilmî el-Irâkî, XII, 116–138; XIII, 63–88. Yine, özellikle cahiliye dönemi ve sonraki dönemlerde kullanılan yazı malzemeleri hakkında ciddi bir inceleme için bkz: Nâsıruddîn el-Esed,  Mesâdiru’ş-şi’ri’l-câhilî ve kıymetuha’t-târîhiyye, 77–97.

[50] Buhari, Kitabu’l-ilm, 42.

[51] Örnek olmak üzere bkz: Râmehurmuzî, a.g.e., “Men kâne yektubu. Feizâ hafizahu mehâhu” başlıklı bölüm, 382–383; Hatib, a.g.e., “el-Kitabu yehfazu’l-ilm” başlıklı dördüncü fasıl, 114–115.

[52] Bu hususta hakkı nisabına irca eden ve hadislerin Rasûlüllah’ın (aleyhissalâtu vesselam) hayatından başlayarak yazıldığına dair hiçbir şüpheye yer bırakmayacak biri eski, diğeri yeni iki kıymetli çalışma şunlardır: Hatib el-Bağdadi, Takyîdu’l-ilm ve Muhammed Mustafa el-A’zamî, Dirâsât fi’l-hadîsi’n-nebevî ve târîhi tedvînihi, I-II.

Mehmet Fatih KAYA

Müslümanlar İslam İçin İyi Çalışıyor mu?

02 Mart 2012

Türkiye Müslümanları Türkiye’de İslam için nasıl çalışıyor?.. İyi mi çalışıyor kötü mü çalışıyor… Yoğun mu çalışıyor gevşek mi çalışıyor? Yapılması gereken hizmet ve faaliyetler yapılıyor mu? Yapılıyorsa nasıl ve ne kadarı yapılabiliyor? Planlı ve programlı bir şekilde çalışılıyor mu?

Bu soruları mutlaka sormamız ve cevaplarını aramamız gerekmektedir.

Ülkemizde her yıl yekûn olarak milyarlarca dolar toplanıyor İslamî hizmet ve faaliyetler için, bu para yerli yerinde harcanıyor mu?

Müslümanlar elbirliğiyle mi çalışıyor; yoksa kopuk kopuk bölük pörçük mü çalışıyor?

Müslümanlar Kur’anın, Sünnetin emirlerine, Şeriatın hükümlerine, İslam ahlakına uygun şekilde çalışıyorlar mı?

Benim kanaatimce biz Türkiye Müslümanları, İslam için gerektiği gibi çalışmıyoruz.,

İslamî propaganda konusunda, Yahova Şahitlerinin kendi dinleri için çalıştıklarının, yaptıklarının binde birini bile yapmadığımız kanaatindeyim.

Mormonlar kadar da çalışamıyoruz.

Dinimiz hak ama bizim, o dine layık hizmet ve faaliyetler konusunda çok eksikliklerimiz ve gevşekliklerimiz var.

En büyük noksanımız üniter bir Ümmet yapısına sahip olmamaktır.

Başımızda, hepimizin biat ve itaat ettiği bir İmam-ı Kebir yok.

Lügat kitaplarında, Kur’an tefsirlerinde, hadîs mecmualarında Ümmet diye bir değer ve kurum yazılı ama realitede Ümmet yok. Biz Müslümanlar tek bir Ümmet olmaktan çıkmış, birbirinden kopuk cemaatlere, tarikatlara, sürülere, gruplara, hizip ve fırkalara ayrılmışız.

Dehşetli ve korkutucu bir tavaif-i müluk manzarası arz ediyoruz.

Sanki zamane Müslümanları, ittifak etmemek konusunda ittifak etmişler.

Müslümanların birleşmesi mümkün müdür? Teoride elbette mümkündür ama pratikte bu iş çok zordur.

İslamî cemaatler, tarikatlar, grup ve hizipler bugünkü kafa ile bir federasyon veya konfederasyon çatışı altında toplanamazlar.

Herkes ben diyor, Ümmet mânasında biz diyen yok denecek kadar az.

Mübarek Ramazan aylarında beş yıldızlı şaraplı günah fısk, fücur, mâsiyet mekanlarında papazlar, patrikler, monsenyörler, pastörler, zangoçlar, kıssisler, hahamlar, ehl-i Talmud ve ehl-i Teslis ile can ciğer neş’eli ve muhabbetli iftar ziyafetleri tertipleniyor ama on Müslüman cemaat reisi, tekke şeyhi, çeşitli meşreplere mensup kalburüstü Müslüman şahsiyet bir çay sohbetinde bir araya gelemiyor, hizmetler ve faaliyetler hakkında istişare etmiyor, karar almıyor.

Her cemaat kendi yayınevine, kendi gazetesine, kendi dergisine, kendi okullarına, kendi devletine sahip olmak istiyor.

Artık bir Meşihat makamı, onun teftiş heyeti, Meclis-i Meşayihi olmadığı için İslamî cemaatler, tarikatlar, gruplar, hizipler denetlenmiyor.

O hale düşmüşüz ki, öncelikle fakir Müslümanların, miskin Müslümanların hakkı olan zekatların büyük kısmı bile Kur’ana, Sünnete, Şeriata aykırı olarak toplanıyor ve sarf ediliyor.

Katoliklerin de çeşitli meşrepleri, tarikatları, kurumları var ama onlar bir ipe dizilmiş taneler gibi. Çünkü Katoliklikte Papalık var, üniter bir hiyerarşi var. Amazonya’daki bir misyoner bile Vatikanın denetimi altında, onun verdiği direktifler ile çalışıyor.

Bizim tesbihimizin ipleri kopmuş, taneleri çil yavrusu gibi dağılmış, saçılmış.

Biz şirazesi sökülmüş, sayfaları ayrılmış bir kitaba dönmüşüz.

Binlerce Mehdi, binlerce gavs, binlerce kutub…

Bazı Müslüman ruhbanlar uçuruldukça uçuruluyor.

Yahu İslamî hizmetler için toplanan bunca para nasıl harcanıyor diye sormak en büyük küstahlık.

Ümmet şuuru unutulmuş, hizip ve fırka asabiyetleri galeyan halinde.

Nie kadar bid’at cereyanı, fırkası, hizbi varsa Ehl-i Sünnet ve Cemaat Müslümanlığını yıkmak için seferber olmuş.

Müslüman kesimin içinde casus, ajan, provokatör, arivist, popülist, yönlendirici kaynıyor.

Müslümanlar, birbirinden kopuk binlerce gruba, hizbe, fırkaya ayrılmış, Protestanlaşmış.

Sekülarizm kanseri bünyeyi sarmış.

Namaz kılanların sayısı yüzde ona, belki o rakamın da altına düşmüş.

Bir kısım İslamcılar vur patlasın çal oynasın… Lüks umre seyahatleri… Lüks hayat… Yan gel de yat… On kekah… beş yıldızlı oteller bile beğenilmiyor, yedi yıldızlısı isteniyor… Lüks meskenler, lüks otolar…

Din iman, Şeriat elden gitmiş, onların umurunda mı?

Bir takım baronların (iyi saatte olsunlar) erbab haline getirilmesi.

Eskiden yeterli miktarda yoktu ama bugün hürriyet var, para ve maddî imkan var, meydan var, fırsat ve enerji var; lakin mutlaka yapılması gereken hizmet ve faaliyetler yapılmıyor.

Vaktiyle radikal mücahid iken sonradan rantçı ve müteahhit olan, voliyi vurup köşeyi dönen zevat-ı kiram pek duyarsız.

Yahu bugünkü ideolojik vesayet rejimi onların gözünde eskiden çok kötüydü, sonra nasıl iyi oluverdi anlamakta zorluk çekiyorum.

* (İkinci yazı)

Kriptolar

Biz hepimiz Ermeniyiz diye bağıranların kaçta kaçı Ermenidir? Sanırım onların içinde, kimlik kartlarının din hanesinde Ermeni Gregoryen yazan bir kişi bile yoktur.

Ülkemizde Kripto Ermeniler var mıdır? Vardır ve hem de çoktur.

İsmi Müslüman, kartta dini İslam yazıyor ama asıl kimliği Ermeni.

Fransa’da yayınlanan La Croix günlük gazetesinde (29 Ağustos 2005) Patrik Mesrob cenaplarıyla yapılan bir röportajda, 1915 ile 1918 arasında Müslüman yapılan 200 bin Ermeni kadın ve kızının torunlarının bugünkü sayısı bir buçuk milyon olarak gösterilmişti.

Rakamlar tartışılabilir ama ülkemizde hayli yüksek sayıda Kripto Ermeni bulunduğu tartışılamaz. Çünkü taş gibi bir realitedir.

Bunların büyük bir kısmı iğreti olarak Alevî görünmektedir.

Hepsini suçlamam ama PKK’nın beyin takımı, kurucusu bu Kriptolar ile Kripto Yahudilerdir. Kürt görünen, Alevî görünen Kriptolar.

Gerçek ve samimî Alevîleri ve gerçek Kürtleri tenzih ederim.

Türkiyenin en büyük problemlerinden biri Kripto Ermeniler ve Kripto Yahudilerdir.

Bu meselenin çözümü var mıdır?

Ölümden başka her şeyin çaresi olduğuna göre bunun da vardır elbette.

Birinci çare: Bu meseleyi iyi niyetli, bilgece, medenîce, yüksek seviyede araştırmak, incelemek.

İkinci çare: Gerçekleri, realiteyi inkar etmemek.

Üçüncü çare: Meseleye olumlu yaklaşmak.

Dördüncü çare: Osmanlı’nın “Milletler Birliği sistemine” dönmek. Bugünkü resmî ideoloji, bugünkü vesayet sistemi (hâlâ devam ediyor), ABD ve İsrail baskılarıyla bu sisteme dönmek çok zordur.

Halkımız birçok konuda kasıtlı olarak cahil bırakılmıştır. Osmanlı’nın milletler sistemi ne demektir, bilen kaç kişi çıkar.

Televizyonlarda, yazılı basında, akademik çevrelerde Kripto Yahudiler ile Kripto Ermeniler meselesi konuşulmuyor, yazılmıyor, tartışılmıyor. Başımızı kuma sokmuşuz, bilmezlikten gelmiyoruz.

Şunu artık kabul etmeliyiz: M. Kemal Paşa’nın ölümünden sonra uydurulmuş Kemalizm ideolojisi ve bugünkü düzen felsefesiyle temel problemlerimizi sağlıklı bir şekilde çözmenin imkanı yoktur.

Enkazından kırka yakın irili ufaklı devlet çıkan Osmanlı cihan imparatorluğu bunca çeşitliliği, bunca dini, bunca ırkı, bunca lisanı nasıl bir arada tutup idare edebilmiştir? Bunu düşünmemiz lazımdır.

Bu sorunun cevabı işkembeden uluorta konuşmakla, çalakalem yazmakla bulunmaz.

Türkiye’nin dominant faktörü olan Sünnî Müslümanlar bu konuda çareler, çözümler üretmekle vazifeli ve hükümlüdür.

Başbağlar köyündeki katliamın hesabını bile soramayan, canileri ve katilleri yakalatamayan Sünnîler mi? (Başbağlar şehitleri için Fatiha okuyup sevabını onların ruhlarına bağışlayalım. Kanları yerde kaldı. Rûz-i Cezada bizden davacı olacaklarından korkuyorum.)

(Türkiye gazetesinin 9 Şubat 2012 tarihli nüshasında yayınlanan “Ermeniler Gerçek Kimliğine Dönüyor” başlıklı haberi, internetten indirip mutlaka okuyunuz, bir kere daha okuyunuz, üçüncü defa okursanız daha iyi olur.)

02.03.2012

İcâzu’l-Kur’ân’a Dair Oryantalistik Şüpheler

02 Mart 2012

Sıkı bir okuyucu olan Afşin kardeşim mucizeyle ilgili yazıma binaen bana aşağıda sıralanan 6 soruyu yöneltti. Cevaplarımı[1]soruların altına iliştirerek burada sizinle paylaşmak istiyorum.

“Hocam malumunuz sarkiyyat okuyoruz. Derslerde bu konular görülmüyor ama sarkiyyatcilarin eserlerinde (mesela Tilman Nagel gibi) bu konular isleniyor. Bizde ancak sizlere bu sorulari iletebiliyoruz. Hocam Kuran Icazi ile ilgili su sorular/itirazlar geldiginde nasil cevaplayabiliriz:

1- Kuran’ın icazini insanlarin taklid edemiyecegi bu kadar vadih ise, o zaman nasil olurda bazı müslüman alimler sarfe görüsünü ortaya atabildiler?

Cevap: Kur’ân’ın icazının sübutu bu denli vuzuhu gerektirmez. Haddi zatında sübut vuzuhu değil, ehlinin teslim ve tasdikini gerektirir. Ehli farkına varıp, tasdik ve takdir ettikten sonra ağyarın bunun idrakında olmaması, mevzua halel getirmez. Belağat ve fesahat ehli nezdinde Kur’ân’ın icazı müsellemdir.

Sarfe görüşü ilk olarak Kuran’ın nüzulünden yaklaşık 2 yüz yıl sonra Nazzam tarafından ileri sürülmüştür. Nazzam belağat ve fesahat ehli olmakla beraber belağatta farklı bir meşrep ve meslek sahibidir. Buna mütekellim mesleği deniyor. Yani felsefi edebiyat mesleğindendir. Şiirleri felsefidir.[2] Kendisi de bir filozoftur. Kur’ân’ın dili ve belağatı umuma dönüktür, sofistik felsefi inceliklerden çok sade ve dokunaklı ifadelere sahiptir. Dolayısıyla Nazzam’ın sarfe görüşünü gütmesi Kur’ân’ın belağatta adem-i icazına değil, kendisinin belağat anlayışının farklılığına delalet eder.

Şu halde Nazzam’ın sarfe görüşüne istinaden, Kur’ân’ın icazına şüphe ile yaklaşanlar Kur’ân’ın belağatını Nazzam’ın teorisine göre ölçmektedirler. Dolayısıyla bu gerekçeyle ortaya atılan “Kur’ân bizatihi mu’ciz değildir” iddiası gerçekte “Kur’ân, Nazzam’a göre bizatihi mu’ciz değildir” şeklinde olmalıdır.

Ayrıca Mutezile de bilumum bu görüşü savunmamıştır. Mesela geç dönem Mutezile’nin en büyük imamı Kadı Abdulcebbar sarfe görüşünü reddetmiştir. Nazzam’ın talebesi Cahız belağat ve fesahat ehlindendir. Buna rağmen sarfe görüşünü savunanlardandır. Ancak onun diğerlerinden önemli bir farkı vardır. O Kur’ân’ın haddi zatında mu’ciz olduğunu kabul eder ve i’cazın nazımda olduğunu savunur. Bununla birlikte mu’ciz olan bu söze arapların muaraza etmesine Allah mani olmuştur, der.[3] Bu durumda Cahız’ın savunduğu sarfe Kur’ân’ın belağat ve fesahattaki üstünlüğüyle çelişmiyor. Sarfe görüşünü savunduğu halde bir yandan Kur’ân’ın belağat ve fesahattaki üstünlüğünü müdafaa edenler olmuştur. Onlara göre Kur’ân’ın hem kendisi belağî olarak eşsizdir, hem de biri ona muarazaya kalkışacak olsa Allah onu engelleyecektir. Bu durumda sarfe görüşü behemahal Kur’ân’ın belağat itibarıyla sıradan bir söz olduğu anlamına gelmez.

Ayrıca sarfe görüşünü savunanlar Kur’ân’ın kelime ve cümlelerinin halkın konuştuğu Arapçaya ait olduklarını, dolayısıyla teorik olarak taklidinin mümkün olacağını düşünmüşlerdir. Buna sevkeden amil de Kur’ân’ın sehl-i mümteni nevinden bir dile sahip olmasıdır. Kelime ve cümlelerindeki yalınlık insanı ilk bakışta yanıltıyor, “bunun bir benzerini ben de söyleyebilirim”, hissi uyandırabiliyor. Oysa kollar sıvandığında durumun hiç de öyle olmadığı görülüyor. Bu tür sözlere edebiyatta sehl-i mümteni denir. Sehl-i mümteniden sayılan sözler bütün yalınlığına rağmen edebi olarak son derece üstün meziyeti haizdirler. Bu da sarfe görüşünün Kur’ân’ın edebi üstünlüğüyle birebir çatışmadığını gösterir.

2- Soru: Kuranin icazi hic kimse tarafindan taklid edilemiyecekse o zaman kiraat arastirmalarinda niye sazz kiraatler mütevatir olan kiraatler ile celistikleri icin red edildi? Sadece icazindan dolayi müslümanlar bu farki görebilmeleri gerekmezmiydi? Ayni sekilde mesela Ibn Mesud (ra) mushafindan kunut dualarinin mevcudiyetinden bahsediliyor. Bunlarin Kuran metnine dahil olmadigi icazina bakilarak degil mütevatir olup olmadigina bakilarak karar verilmistir. Buda icazin bir ayrim ölcüsü olmadigini dolayisiyla bir mucize olmadigini göstermezmi?

Cevap: Kur’ân’ın veya kıraatlerin sıhhatinin tespitinde tevatür ya da bilumum rivayet ölçütünün kullanılması icaza kıyasla çok daha sağlıklı bir yoldur. Zira umumu bağlayan genel hükümlerde mutlak/standart kıstasların esas kabul edilmesi gerekir. İ’caz, her ne kadar edebi zevki gelişmiş bir arabın doğrudan fark edebileceği bir meziyet olsa da elle tutulur, gözle görülür somut verilere dayalı bir şey değildir. İzahı, ispatı ve tabi ki standardizasyonu kolay değildir. Edebî icaz, matematiksel bir olgu değil, ağırlıklı olarak edebi zevkimize hitap eden estetiksel/bedîî bir olgudur. Hissedilir, ama net ve kesin çizgilerle tanımlanamaz, standartlaştırılamaz.

Şöyle söyleyelim; manzarası güzel bir muhitin hendesî özelliklerini keşfetmek kolaydır. Eni, boyu, şehir planındaki konumu standart mühendislik ölçüleriyle net biçimde tespit ve ifade edilebilir. Aynı muhitin fiziki özelliklerini resmetmek, sözgelimi toprağının, suyunun, bitki örtüsünün, haşerat ve hayvanatının bilgisinin yer aldığı bir rapor çıkartmak nispeten daha detaylı, daha karmaşık ve haliyle daha zordur. Ama usta bir romancı gözüyle aynı muhitin estetik buudlarını resmetmek, insan ruhunda aksettirdiği duygu ve intibaları keskin gözlemlerle ortaya koymak bundan da zordur. Bu sadette yapılacak tasvirler diğer ikisine göre hem daha sübjektif hem daha karmaşıktır. Bunun için sanatın standartlaştırılması, belli kalıplara ve formüllere dökülmesi sanatın özgür ve inşacı karakteriyle çatışır. “Zevkler ve renkler tartışılmaz” sözü haklılığını burada bulur.

Binaenaleyh i’caz gerekçeli tahlillerde indilik/sübjektiflik ihtimali her zaman mevcuttur. Hal böyle olunca bir kıraatin reddi için i’cazın kıstas kabul edilmesi kargaşaya yol açar, indi/sübjektif değerlendirmelere kapı aralar. Özellikle Kur’ân’ın tahrif edildiği yönündeki aşırı Rafizi söylem düşünüldüğünde ayetlerin tespiti meselesinde hafife alınmayacak oranda mezhep-fırka tartışmalarının etkisinden söz edilebilir. Böyle bir vasatta kimi bir kıraati edebi açıdan harikulade bulup sahih addederken, kimi o kadar edebi bulmayıp şaz görebilecektir.

İbn-i Mesud’un mushafına derç edilmiş kunut duaları için de aynı şey geçerlidir. Hasılı, sübjektifliğe açık değerlendirmelerin kriterleştirilmesi kıraatler meselesindeki ihtilafı azaltmak yerine daha bir çözümsüz hale getirebilecektir. Rivayet ise daha somut, standardizasyonu kolay bir ölçüttür. Nitekim âhâd-meşhur-müstefîz-mütevatir şeklinde özellikle hadis ilimlerinde kullanılan rivayet standartlaştırmaları son derece pratiktir. Ayet ve kıraat tespitinde bu ölçütlerin kullanılması bundandır, bunun Kur’ân’ın icazıyla ne olumlu ne de olumsuz yönde bir alakası yoktur.

Ayrıca şu da unutulmamalıdır; Kur’ân bize peygamberimiz aracılığıyla ulaşan ilahi bir haberdir. (Kur’ân da kendisini nebe-i azîm/büyük haber olarak tanımlar [Sad, 67]) Mahiyeti gereği haberin tespiti/sıhhati rivayet ölçütlerine bağlıdır. Şaz kıraatlerin mütevatir kıraatlerle çelişmesi meseleyi rivayet zemininde ele almanın ifadesidir ve özde bir haber olan Kur’ân’ın mahiyetiyle birebir uyumludur. İcaz ise Kur’ân’ın mahiyeti/özü değil, vasfıdır. Bir şeye dair ölçüt geliştirilecekse o şeyin vasfından önce aslına/mahiyetine bakılarak hareket edilmesi kadar tabii ne olabilir?

3.     Soru: Kuranin icazini insanlarin taklid edememesi tabiki mümkün degil cünkü arapcanin kendisi Kuran’a göre olusturuldu. Arap dil bilimcileri Kurani en üstün ifade bicimi olarak esas aldiklari icin bütün dilde ona göre bicimlendirildi. Dolayisiyla Kuran’da belagat hatasi bulmak imkansiz.

Cevap: Arapçanın kendisiyle ilmini birbirinden ayırmak gerektiğini söyleme gereği duymamız garip ama -görüldüğü gibi- bunu demek zorunda kaldığımız da oluyor. Arapça/arabiyye diye bildiğimiz dilbilimlerinden önce de arap dili vardı. Bir dilin, müntesibi bulunan toplumda yaşayan bir gerçek olarak arz ettiği varlıkla (vücud-i harici) dilbiliminin konusu olarak arz ettiği varlık (vücud-i zihnî) arasındaki farkı göz önünde bulundurursak soruda bir şaşırtmaca olduğu hissedilecektir.

Evet, soruda her ne kadar “Arapçanın kendisi” denerek bir yanlış anlamaya sebebiyet veriliyor ise de buna fazla takılmayıp Arap dilbiliminin kast edildiğini varsaymak için elde sebepler yok değil.

Ne var ki bu takdirde de hayli mesnetsiz bir önerme karşısında olduğumuz gözden kaçmamalı. Çünkü Kur’ân Arap dilbilimimin tek referansı değil, referanslarından sadece biridir. Arap dilbiliminin kurucu isimlerinin telif ettiği ilk eserlerde en az Kur’ân kadar kadim Arap şiiri, deyişi ve muvazaası da kaynak ve ölçüt olarak kullanılmıştır. Bizzat bedevi Arap kabileleri dolaşılmış, onlarla sıkı temaslar kurularak Arap dilinin ifade ve tasvir özellikleri, kalıpları tespit edilmiştir. Arap dilbilim dağarcığı böyle bir malzeme üzerine oluşmuştur.

Şu halde dilbiliminin Kur’ân ayetlerini gramatik ve edebi yönden teyid etmesi kısır döngünün değil, Kur’ân’ın bölgedeki yaygın Arapçayla uyumunun ve dolayısıyla Kur’ân’dan önce de kollektif Arap dili normlarının varlığının göstergesi olsa gerektir.

Ancak oryantalistler içinde cahiliye Arap şiirinin gerçek olmadığını, sonradan kurgulanmış olduğunu savunan İngiliz-yahudi müsteşrik Margoliouth gibileri olduğunu ve onların ardından giden mısırlı Taha Hüseyin gibi mukallidleri/müntehilleri bulunduğunu da unutmayalım. Şu var ki munsıf oryantalistler de bu söylemin gerçekle alakasının olmadığını itiraf ettikleri için burada üzerinde durmaya lüzum görmüyorum. Taha Hüseyin’e gelince onun müntahal tezinin kıymeti konusunda çok değil çağdaşı büyük edip Mustafa Sadık er-Rafii’nin yazdıklarını okumak yeterlidir.

Ayrıca zaman zaman bazı müfessirler (Taberî gibi) bazı gayr-ı mütevatir kıraatları gramatik ölçülere göre değerlendirip reddedebilmiştir. Bu Kur’ân incelemelerinde gramatik ölçülerin kullanıldığını göstermesi yanında gramatik ölçülerin bire bir Kur’ân’a göre biçimlendirilmediğini de göstermektedir.

4.     Soru: Kuranin icazi onun nasil tefsir edildigine bagli. Müfessirler Kuran ayetlerini tefsir ederken belagat kaidelerine aykiri olan bir anlami zaten eliyorlar.

Cevap: Burada tam bir tasvir hokkabazlığı var. Mesele öyle tasvir ediliyor ki gören de belağat değeri açısından sözün doğrudan ve kendinde bir anlamı bulunmadığını, ancak yorumuna göre belağat değeri kazandığını sanır. Bu düpedüz sözü yoruma indirgeyen, onu kendinde anlamdan yoksun gören izafiyetci bir yaklaşımdır.

Bu yaklaşım şunları çağrıştırıyor: Söz adeta nötr bir ifade aracıdır, [hem nötr hem ifade aracı ?!?] yalın kendisinin ifade ettiği belli ve sabit bir mana taşımaz ki doğrudan beliğ olup olmadığından söz edilebilsin. O ekmek ustasının elindeki hamur parçası gibi bir şeydir. Usta ona ne şekil verirse onunla teşekkül etmek zorundadır. Dolayısıyla marifet sözde değil, yorumcudadır. Bu durumda sözün beliğ olması ona yükleyeceğiniz anlama bağlıdır. Nitekim bir söze getirdiğiniz bir yorum onu beliğ kılabileceği gibi diğer bir yorum onu belağat zevkinden nasipsiz de kılabilir. Kendilerini Kur’ân’ın icazına şartlandırmış müfessirler de ayetleri yorumlarken lafzî etkenleri de şer’î etkenleri de bir kenara atmış “varsa yoksa icaz” diyerek ayetleri beliğ kılabilecekleri yorum hangisiyse onun peşine düşmüşlerdir. Bu sadette yer yer belağat kriterleri açısından zorlandıkları da olmuştur ve bu gibi yerlerde yine lafzi ve şer’î etkenleri görmezden gelerek belağata aykırı anlamı elemişlerdir.

Hakikaten kendinizi böyle bir tasavvur/tahayyül silsilesine sardırdığınızda akıcı ve biraz da büyüleyici bir dizgeye kaptırıyorsunuz. Hatta biraz koy verdiğinizde şöyle bir vecizenin keyfini çıkarabilirsiniz: “yanlış söz yoktur, yanlış yorum vardır.” Muhtevayı yumuşatmak adına hazır malzemeyi bulmuşken biraz ironi de yapalım. Yani sözün özü dostlar, sözün özü yoktur, sözün özü yorumcunun içinde anlam üretebileceği kadar bir boşluktur. Bana söz/boşluk verin, size anlam üreteyim.

Muhayyileyi çalıştırması bakımından gayet eğlenceli bu söz şölenine kısa bir ciddiyet arası verip şu soruyu sorduğunuzda kendinize geliyorsunuz; söz bu kadar nötr, belirsiz bir şey olduğu halde nasıl olup da insanlar arasında en yaygın, en net iletişim aracı olabilmiştir? Nasıl oluyor da insanları sık sık heva-hevese, mesnetsiz arzu ve hayallere karşı uyaran ilahi buyruk bir söz olarak gelmiştir?

Okuyucunun dikkatini burada bir şeye çekmek isterim; itirazda somut ayet örnekleri verilmediği için iddia havada duruyor. Böyle havaya konuşulan sözleri değerlendirmenin ayrı bir zorluğu var. Ne tam olarak ne kast edildiğini kestirebiliyor ne de iddiayı neresinden tutup söze başlayacağınızı net tespit edebiliyorsunuz.

Bu durumda ister istemez sözün ilk çağrışımını esas alarak cevaplamaya çalışıyorsunuz. Birinci cümleye cevap sadedinde ihtiva ettiği iddianın tutarsızlığına yukarıda dolaylı biçimde işaret ettim.

Şunu da ekleyeyim; sözün belağat değeri lafız, anlam ve ortam/mukteza-i hal üçgeninde şekillenir. Bu üçgenin herhangi bir unsurunu diğerleri lehine önemsizleştirmek mümkün değildir. Bu bakımdan iddiada geçtiği gibi bir sözün belağat değerinin sözün tefsirine bağlanması, -yukarıda belirttiğimiz her sözün kendinde ve sabit anlamlılığı ilkesini çiğnemesi bir yana- diğer iki unsuru göz ardı ederek belağatı, anlama endekslemekle eksik bir belağat algısını deşifre etmektedir.

İkinci cümleye dair şunu söyleyebilirim; Müfessirlerin zaman zaman Arap dil kurallarını gerekçe göstererek bazı yorumları zayıf buldukları bir vakıadır. Ama bu yorumla ilgilidir, ayetin lafzıyla ya da birebir açık anlamıyla ilgili değildir. Ve hiçbir zaman da belağat kriterleri gerekçe gösterilerek bir ayetin lafız dizgesi ve bu dizgenin ifade ettiği açık anlam reddedilmemiştir. Ayetlerin belağat değeri, bizzat kendilerine yani lafız ve açık anlam unsurlarına dönük bir edebi tenkitle halel görebilir. Ayetin açık manasına rağmen yapılan bir yorumun ya da –çeşitli hikmetlerden dolayı- manası yoruma açık olan bir ayete getirilen muhtelif yorumlardan birinin belağat ölçütleri gerekçe gösterilerek reddedilmesi Kur’ân’ı değil, ilgili yorum sahiplerini bağlar. Bu durumda bir yorumun belağat gerekçesiyle reddedilmesi Kur’ân’ın kendisini ilgilendirmeyeceği gibi, belağatın yorum eleyici bir kıstas olarak kullanılması da Kur’ân’ın belağat kıymetine halel getirmez. Çünkü her iki takdirde de doğrudan Kur’ân’la alakalı bir durum sözkonusu değildir.

5- Soru: Kuran icazinin taklid edilip edilemeyecegi objektif olarak belirlenemez. Bu subjektif bir algidir. Ebul Ala el Maarrinin “Kitap el fusul vel gayat”in daha üstün bir belagata sahip oldugunu söyleyen dil bilimcilerde var.

Cevap: İddiaya konu olan sübjektiflik, icazı taklit ettiği söylenen Maarrî’yi başarılı bulan sözümona dilbilimciler için de geçerlidir. Kendileri her kimse onlar da Maarrî’yi başarılı bulmakla son derece sübjektif bir yorum yapmışlardır. Bu durumda Maarrî’yi başarılı bulanlarla başarısız bulanlar arasında bir tercih yapmak durumunda kalacağız. Ekser edipler Maarrî’yi şair olarak takdir ettiği halde onun ilgili kitabının başarısı ekseriyetin değil, sözüm ona ekalliyetin kabülüne mazhar olmuştur. Zaten itirazda “…dilbilimciler de var” denerek bir azınlık iması itiraz sahibinin dilinde de dikkat çekmektedir. Şu halde [meçhul] ekalliyeti ekseriyete racih saymak gibi bir tutarsızlıkla karşı karşıya olduğumuzu hatırlatmaya gerek yok. Bu biraz diyalektik/ilzamî bir cevaptı.

Tahkiki cevab sadedinde şuna dikkat çekebiliriz: Maarrî’nin el-Gâyat vel fusul’de başarısız olduğu yönündeki tenkitler kendisine iletilmiştir. “Kur’ân nerede, senin kitabın nerede!” dendiğinde aradaki farka itiraz etmek yerine “benim kitabımı 400 senedir mihraplar parlatmıyor” diye cevap vermeyi tercih etmiştir. Bu cevap kitabının Kur’ân gibi beğeni toplamadığının itirafıdır. Ne var ki bunu samimiyetle ikrar edip kitabındaki yetersizliği görmek yerine Kur’ân’ın dışsal etkenlerle üstün olduğunu ileri sürerek meseleyi çarpıtmıştır. Oysa biz Kur’ân’ın nazil olduğu dönemin müşrikleri tarafından da gizli bir hayranlıkla dinlendiğini tarihi bilgilerden öğreniyoruz. Nitekim Kur’ân okunurken gürültü patırtı yapmaları Kur’ân’ın duyulmasına mani olmaya çalışmalarından başka bir şey değildi. (Fussilet, 26. ayete ve sebebi nüzulüyle ilgili rivayetlere bakılabilir)

Maarrî bunun farkında olabilecek biri iken Kur’ân’ın üstünlüğünün gerçek değil, hayali olduğunu yani psikolojik etkenlere dayandığını ileri sürmesi yadırgatıcıdır.

Bu durumda Maarrî’ye şu soruları sormak hakkımız; Maarrî hakikaten gerekçenin bu olduğu konusunda samimi ise bunu daha işin başında neden düşünmemiş, neden “nafile yere uğraşmayayım, Kuran bana göre çok daha avantajlı” deyip muarazadan vaz geçmemiştir? Bunu dememiş ve muarazadan da vazgeçmemiş olması da gösteriyor ki “Kur’ân’ın 400 yıldır mihraplarda parlatılıyor olması” Kur’ân lehine çok da önemli bir avantaj değil. Muarazayı yaptıktan sonra Maarrî’nin bu avantajın arkasına sığınması umduğunu bulamamanın verdiği sancının ifadesinden başka bir şey gibi görünmüyor.

6- Soru: Bakara suresinin 24. ayetinde mealen söyle geciyor:”Yok yapamadıysanız, ki hiçbir zaman yapamayacaksınız”. Bir Müslümanin bunun sadece olabilecegine inanmasi zaten küfür. Dolayisiyla bunun mümkünatini red etmek durumunda. O zaman mümkün olup olmadigini arastirmasida mümkün degil. Böyle oldugunda meydan okuma nasil gerceklesiyor?

Cevap: Bu argümanı tartışmaya gerek bile yok… Sadece şunu hatırlatırsak bu argüman kendiliğinden sakıt olacaktır. Müslümanlar inanılması küfür olan birçok şeyi teorik olarak tartışmışlar, “farz-ı muhal mümkün olsa bile şu şu fasit sonuçlar doğardı” formatında akıl yürütmelerde bulunmuşlardır. Kelam kitapları bunun misalleriyle doludur. En basitinden şerik-i barî konusundaki mütalaaları okuyan biri akıl yürütme alanının genişliği konusunda kafi miktarda fikir edinebilir. Hatta bırakın Müslümanları Kur’ân’ın kendisi bile bu tür bir akıl yürütmeyi kullanmaktadır: “Eğer yerde ve göklerde Allah’tan gayrı ilahlar olsaydı yer gök bozguna uğrardı” (Enbiya, 22) ayeti bu konuda son derece açıktır. Keza “de ki, eğer Rahman’ın bir çocuğu olsaydı ona ilk tapan ben olurdum” (Zuhruf, 81) ayeti de bu minvalde zikredilebilir.

Özellikle kelamcı âlimler İslam inancına itiraz olarak getirilebilecek her türlü faraziyeyi ele almış, muarızlardan önce kendileri düşünüp bulmuş, sonra da cevaplamışlardır. Dolayısıyla durum, itirazda ileri sürüldüğü gibi değildir. Müslümanlar araştırma, akıl yürütme faaliyetlerini bire bir inançlarına paralel bir hududa hapsetmemişlerdir. İnanç sınırlarının dışına çıkan düşünceleri de tartışmış, onların kıymeti harbiyesini tespit sadedinde hayli derin biçimde akıl yürütmüşlerdir. Pekala aynı tavrı Kur’ân’a muaraza konusunda da sergilemeleri mümkündür. Buna rağmen Kur’ân’a muarazaya yeltenilmemiş olmasını inancın baskısına bağlamak umutsuz bir çırpınıştan başka nedir?

 


[1] Meşgalem ve farklı ilgilerim sebebiyle Afşin kardeşimin sorularına uzun ve tafsilatlı cevap veremedim. Kendisinin de siz diğer okuyucuların da beni mazur görmenizi istirham ediyorum. Ayrıca sorulara yansıyan iddialar –en azından burada- somut verilere istinad ettirilmediğinden cevaplarda da bir yere kadar diyalektikten/cedelden yararlandığımı itiraf etmeliyim.

[2] el-Hatib el-Bağdadî, Tarihu Bağdâd, c. 6, s. 97. (Şamile)

[3] Abulkerim el-Hatib, el-İ’caz fi dirâsâti’s-sâbikîn, s. 367.

Hadis Hafızlığı-1

02 Mart 2012

“… Şüphesiz ki Allah (azze ve celle) Kur’ân’ı[1]ve bilgiyi ezberleme kudretini yalnızca bizim ümmetimize vermiştir. Bizden öncekiler kitaplarını yazılı sayfalardan okuyorlar, ama ezberleyemiyorlardı. Bu yüzden Uzeyr (aleyhisselam) gelip Tevrat’ı ezberinden okuyunca (onu gözlerinde büyütüp): “Bu, Allah’ın oğludur!” dediler. Aramızdan yedi yaşında bir çocuğun Kur’ân’ı ezbere okuyor olması gibi bir lütfü bize bahşeden Rabbimize şükrümüzü nasıl îfâ ederiz!

Sonra, ümmetler içerisinde Peygamberinin söz ve davranışlarını kendisine güven duyulacak şekilde aktaran bizden başka bir ümmet yoktur. Çünkü hadisi, bizde, sonradan gelen öncekinden rivayet eder ve rivayet eden her bir ravinin güvenilir olup olmadığına bakılır. Bu, Rasûlullah’a (sallallâhu aleyhi vesellem) varana kadar böyle devam eder. Diğer ümmetler ise naklettiklerini, kimin yazdığı belli olmayan, kimin rivayet ettiği bilinmeyen bir kitaptan naklederler.

Öyleyse bu büyük nimeti (Kur’ân ve hadisi, daha genel bir ifadeyle Kur’ân ve dinî bilgiyi) ezberlemek iktiza eder. Ezberlenenin hafızada kalması için de devamlı çalışma ve tekrar gerekir. Selefimizin birçoğu ilimden çok şeyi ezbere biliyordu…”.

Büyük Hanbelî âlim İbnu’l-Cevzî, bilgiyi kitap sayfalarında bırakmayıp ezberlemeye teşvik amacıyla yazdığı ve çeşitli ilim dallarında güçlü hafızalarıyla, ezberlerinin çokluğuyla meşhur olmuş âlimlerden, hadis hafızlarından örnekler verdiği “el-Hassü alâ hıfzi’l-ilm ve zikru kibâri’l-huffâz” adlı eserine bu tesbitlerle başlar. [2]

Bilindiği gibi Kur’ân-ı Kerim Efendimize (sallallâhu aleyhi vesellem) peyderpey nazil oluyor, o da behemehâl vahiy kâtiplerini çağırarak nazil olan her yeni ayet veya sûreyi onlara yazdırıyordu. Sahabiler de kendilerine tebliğ edilen bu yeni ayet veya sûreleri öğrenerek hayata aktarıyorlardı. Kendilerine iletilen on ayetin mana ve ahkâmını öğrenip onlarla amel etmedikçe ikinci on ayete geçmedikleri bilinmektedir.[3] Bir kısmı aynı zamanda bu ayet ve sûreleri ezberlerken diğer bir kısmı daha öteye giderek yetişebildikleri kadarını, daha sonra müracaat etme ihtiyacı duyduklarında yanlarında bulunması için yazıyorlardı. İşte mesela kaynaklarda geçen “Abdullah b. Mes’ud’un Mushafı” sözü bunu ifade ediyordu. Sahabe’nin ve sonraki nesillerin Kitâbullah’ı önce yazma, sonra hem tilavetini hem mana ve ahkâmını öğrenme, öğretme, ezberleme, özellikle sonraki dönemlerde “Dâru’l-Kur’ân”lar, “Küttâblar: Sıbyan-Mahalle mektepleri” kurarak yeni yetişen nesillere ezberletme hususunda nasıl bir çaba içerisinde olduğu Kur’ân tarihi okuyan herkesin malumudur.[4]

Allah’ın Kitabı’na gösterilen bu ilgi dinin ikinci kaynağı olan Sünnet-i Rasûlullah’tan esirgenecek değildi. Çünkü kaynak birdi; Rasûlullah (sallallâhu aleyhi vesellem) Allah’ın elçisiydi. Din adına konuştuğu zaman vahiyle konuşuyor, murâd-ı ilâhînin ne olduğunu haber veriyordu. O, elçiydi, O, haberciydi, O, seçilmiş, günah veya hataya düşmekten, nefse veya hevaya uymaktan korunmuş, örnek kılınmış bir peygamberdi.

İşte bu sebeple sahabiler Hz. Peygamber’in (sallallâhu aleyhi vesellem) Sünneti’ne Kur’ân’a gösterdikleri ilginin benzerini gösterdiler. Bu, Kur’ân’ın emri ve Allah’ın Kur’ân’ı koruyacağına dair vaadinin bir gereğiydi. Çünkü Kur’ân’ın muhafazası; Kur’ân’ın açıklaması ve hayata tatbiki demek olan Sünnet’in muhafazasıyla mümkündü. Daha sonra gelecek fitne ve heva ehlinin Kur’ân ayetlerini kendi heva ve arzularına göre eğip bükmelerinin önündeki tek engel Rasûlullah’ın (sallallâhu aleyhi vesellem) Sünneti’ydi.

Hal böyle olunca Rasûlullah’ın (sallallâhu aleyhi vesellem) Sünneti de ilk nesilden başlayarak büyük bir ihtimam ve gayretle yazıldı, ezberlendi, rivayet edildi, okundu, okutuldu. Özellikle hicrî onuncu asrın başlarına kadar İslam coğrafyasının her tarafında Kur’ân hafızları gibi hadis hafızları[5] yetişti. Daha küçücük yaşlarında hadislerle ünsiyet kuran bu hafızlar, hadislerin de bereketiyle uzun ömürleri boyunca binlerce, aralarından bir kısmı on binlerce hadis ezberledi.

Bunlar içerisinde müstesna zekâya sahip olanlar yüz bin ve üzerinde hadis ezberlediler. Tarihimizde yüz bin ve üzerinde hadisi ezbere bilen, o kadarını ezberinden imla eden, iki yüz veya üç yüz bin hadiste müzakere yapan, sorulan sorulara cevap verebilen hadis hafızlarının sayısı az değildir. Nitekim Hâkim, el-Medhal ilâ ma’rifeti Kitâbi’l-iklîl’de, önceki dönemlerde bir hafızın beş yüz bin hadisi ezbere bildiğini söyler.[6]

Bu, Hadis tarihini, tabakat ve biyografi kitaplarını okuyanların bilmediği bir şey değildir. Ne var ki tarihimizden habersizlik, Sünnet ilimlerine olan bigânelik, dünü bugün yaşadığımız çarpık ortam ile mukayese etmek, muteber kaynaklarda yer alan birçok sahih bilgi veya rivayeti bile şüpheyle karşılamayı mümkün hale getirdi.

Uzun sayılacak bir zamandır yaşadığımız fetret devri sebebiyle aramızda kendi tarihimiz, kendi kitaplarımız hakkında kuşkuya düşenler zuhur etti. Oryantalist okumalardan beslenen zahmetsiz dimağlar işi daha öteye götürdüler: Bütün ilmî mirasımızı, bütün kitaplığımızı, bütün ilmiye sınıfımızı itham ettiler. İşte bu yazıda, bizim tarihimizde, bugün ciltlerle ifade edilebilecek kadar hadisi ezbere bilen, Cenabı Hakk’ın kendilerine müstesna kabiliyetler verdiği birçok hadis hafızının bulunduğunu, bunun şaşılacak, garipsenecek yahut istifhamla karşılanacak bir şey olmadığını anlatmaya çalışacağız. 

HADİSLERİN SAYISI NE KADAR?

Burada akla, “Yüz binlerce hadis mi var?” sorusu gelebilir. Konumuza geçmeden önce, bu sorunun cevabının verilmesi gerekmektedir.

Metni aynı olsa da senedi farklı olan her bir rivayet, muhaddislerce müstakil bir hadis olarak değerlendirilmektedir. Mesela bir sahabiden aynı hadisi rivayet eden on tabiî varsa, bu, on hadis olarak sayılmakta, yani bu tabiîlerden her birinin rivayeti ayrı bir hadis olarak kabul edilmektedir. Aynı şekilde, hadisi, bu on tabiîden bir aşağı tabaka olan Etbâu’t-Tabiîn tabakasında onar kişi rivayet etmişse hadis Etbâu’t-Tabiîn tabakasında yüze ulaşmış sayılmaktadır. Dolayısıyla ezberlenen hadislerin sayısıyla ilgili zikredilen rakamlar metin itibariyle değil, bu farklı senedler itibariyledir. Nitekim Yahya b. Ma’în: “Biz, bir hadisi otuz (bir rivayette: elli, başka bir rivayette: yüz) farklı tarikten yazmasaydık onu anlamazdık (bir rivayette: bilmezdik, başka bir rivayette: doğrusunu bulamazdık)”[7] sözüyle bu farklı isnadları kastetmektedir.

Ayrıca muhaddisler, yalnızca Rasûlullah’tan (aleyhissalâtu vesselam) nakledilen rivayetleri değil, Sahabe ve Tabiîn’den nakledilen mevkuf ve maktu rivayetleri de hadis olarak adlandırıyorlardı. Bu arada Buhari ve İbn Râhûyeh örneklerinde görüleceği gibi, bazı muhaddislerin yüz binle ifade edilen mahfûzâtı arasında sahih olmayan, zayıf veya mevzu rivayetlerin bulunduğu da unutulmamalıdır.[8] İşte kaynaklarda geçen, bizim de aşağıda bazı örneklerini zikredeceğimiz, hadislerin sayılarıyla ilgili rakamlar bu bilgiler ışığında değerlendirilmelidir.

HADİS HAFIZLIĞI NE DEMEKTİR?

Her şeyden önce şunu söylememiz gerekir ki, biz bu yazımızda bir kavram olarak hadis hafızlığının ne olduğu üzerinde durmayacağız. Ancak şu kadarını hemen belirtmek isteriz ki hadis hafızlığıyla, müteahhir dönemde meşhur olmuş, ilmî hiçbir kıymeti olmayan, “şu kadar hadis ezberleyen hafız olur” gibi tarifleri kastetmiyoruz. Hadis hıfzında asıl olan, “marifet: bilmek”tir. Özetle söyleyecek olursak hadis hafızlığı, farklı rivayetleriyle hadisi, hadis ricalini, cerh ve ta’dili bilmektir; belli sayıda hadis ezberlemek değildir. Hafızlar içerisinde iki bin hadis ezber bilenler olduğu gibi, yirmi bin hadis yahut yüz bin hadis ezber bilenler de vardır. [9]

MEŞHUR HADİS HAFIZLARI

Bir Kelime Değiştirmedi!

Emevî halifelerinden Mervan b. Abdilmelik’in kâtibi Ebu’z-Zu’ayzi’a’nın anlattığına göre, Mervan b. Abdilmelik Ebu Hureyre’yi (radiyallâhu anh) hadis rivayet etmesi için çağırtmış, Ebu’z-Zu’ayzi’a’yı da gizlice kürsünün arkasına oturtup Ebu Hureyre’nin rivayet ettiği hadisleri yazdırmıştı. Aradan bir sene geçtikten sonra Mervan Ebu Hureyre’yi tekrar çağırtıp aynı hadisleri rivayet etmesini istedi. Ebu’z-Zu’ayzi’a’yı da bir değişiklik olup olmadığını kontrol etmesi için görevlendirdi. Ebu Hureyre aynı hadisleri ikinci defa rivayet etti ve bir kelimeyi diğeriyle değiştirmedi!

Hâkim’in Müstedrek’te sahih olduğunu söyleyip Zehebi’nin de onayladığı rivayette: “… Ne eksiltti, ne çoğalttı, ne de önce olanı sonra, sonra olanı önce rivayet etti!” denilmektedir.[10]

Benzer bir hâdise, Tabiîn neslinin imamlarından ve hadisi ilk cemedenlerden İbn Şihab ez-Zührî için anlatılmıştır. Emevî halifelerinden Hişam b. Abdilmelik Zührî’den, çocuklarının bazısına hadis imla etmesini istemiş, bir kâtip Zührî’nin imla ettiği dört yüz hadisi yazmıştı. Halife, bir ay kadar sonra hadislerin yazılı olduğu defterin kaybolduğunu söyleyerek Zührî’den o hadisleri tekrar imla etmesini istedi. Zührî o hadisleri tekrar rivayet etti, kâtip de yazdı. Sonra Hişam o nüshayı ilk nüsha ile karşılaştırdı. Bir kelimeyi dahi atlamadığını gördü![11]

İbn Abbas (radiyallâhu anhuma) Ömer b. Ebî Rabîa’nın (yetmiş beyitlik) kasidesini bir defa dinlemekle ezberlemişti.[12]

Kulaklarımı Tıkıyorum!

Zührî anlatıyor: “Bakî’[13]den geçerken nahoş bir söz duyarım (da hafızamda kalır) korkusuyla kulaklarımı kapatıyorum. Çünkü Allah’a yemin ederim ki işitmiş olduğum bir şeyi asla unutmuş değilim!”[14]

Şu söz de Zührî’ye aittir: “Ezberlediğim hiçbir hadisi tekrar etmedim. Biri dışında hiçbir hadiste (doğru ezberleyip ezberlemediğim konusunda) şüpheye düşmedim. O hadisi de arkadaşıma sordum. Onun da ezberlediğim gibi olduğunu gördüm.”[15]

Katâde b. Diâme es-Sedûsî: “Kulaklarım ne duyduysa muhakkak hafızam onu ezbere almıştır” derdi.[16]

Süfyan es-Sevrî: “Kulağıma ulaşıp da ezberlemediğim hiçbir şey olmadı. Hatta şuna uğruyorum –burada bir kelime söyledi–, kulağıma bir şey çalınır da ezberlerim korkusuyla kulaklarımı tıkıyorum” diyordu. Başka bir rivayette şöyle demişti: “Dokumacıya uğruyorum, bakıyorum bir ezgi mırıldanıyor, ezberlememek için kulaklarımı tıkıyorum.”[17]

Abdurrezzak, Sevrî’nin şöyle söylediğini aktarıyordu: “Hafızama aldığım bir şeyin beni yarı yolda bıraktığı hiç olmamıştır!”[18]

Çekip Kaydeden Kamera Gibi

Hakkında Ahmed b. Hanbel’in: “Bu köprüyü Ebu Zür’a’dan daha büyük hafız geçmemiştir. Altı yüz bin hadisi ezbere bilirdi”[19] dediği Ebu Zür’a er-Razî anlatıyor:

“Evimde elli sene önce yazdığım ve yazdığım günden beri dönüp bir daha bakmadığım notlar vardır. And olsun ki onların hangi kitapta, hangi sayfada, sayfanın hangi yüzünde, hangi satırda olduğunu biliyorum. Kulağıma hangi bilgi gelmişse muhakkak hafızam onu kayda geçmiştir. Bağdat çarşısında yürürken odalardan şarkı söyleyen halayıkların seslerini işitir, istemeden söylediklerini ezberlerim diye parmaklarımla kulaklarımı tıkardım.”[20]

Yine, “Ebu Zür’a iki yüz bin hadis ezber bilmiyorsa hanımını boşayacağına dair yemin etmiş bir adamın yemininde hânis olup olmayacağı” Ebu Zür’a’ya sorulmuş, Ebu Zür’a: “Olmaz” demiş ve devamla: “İki yüz bin hadisi bir kimsenin “Kul huvallâhu ahad” sûresini bildiği gibi biliyorum. Bu sayı müzakere meclisinde üç yüz bine ulaşır” demiştir. [21]

Tabiîn neslinin imamlarından ünlü hadis münekkidi Şa’bî şöyle diyordu: “Bu günüme kadar kara mürekkeple beyaz kâğıda bir şey yazmış değilim. Birisi bana bir hadis rivayet ettiğinde onu muhakkak ezberlemişimdir ve asla tekrar etmesini istememişimdir. İlimden unuttuğum kadarını birisi ezberleseydi muhakkak âlim olurdu.”[22]

Şa’bî yine şöyle der: “En az rivayet ettiğim şey şiirdir. Eğer istesem size, tekrara düşmeden, ezberimden bir ay şiir okurum.”[23]

İshak b. Râhûyeh: “Yüz bin hadisin yerini sanki gözlerimin önündeymiş gibi biliyorum. Onlardan sahih olan yetmiş binini de ezber biliyorum. Ayrıca dört bin de müzevver[24] hadis ezberimdedir” demişti. Soruldu: “Müzevveri ezberlemenin manası ne?” İbn Râhûyeh’in cevabı şu oldu: “Onlardan biri sahih hadislerin içine karıştığında onu inceden inceye ayıklayacağım.” [25]

Bir Milyon Hadis Ezber Biliyordu

Ebu Zür’a, “Ahmed b. Hanbel bir milyon hadis ezber bilir” demiş, “Nereden biliyorsun?” diye sorulunca: “Onunla müzakere yaptım, ana konularla ilgili her baptan sorular sordum. Hangi baptan sorsam sel gibi akıyordu” demişti. [26]

Oğlu Abdullah’ın anlattığına göre İmam Ahmed: “Vekî’in Musannef’inden hangi kitabı (bölümü) istersen al; ister bir metin oku sana isnadını söyleyeyim, ister bir isnad getir sana metnini haber vereyim” demişti.[27]

Büyük hadis imamı Yahya b. Ma’în, Ebu Bekr el-Esrem’in hafızasına hayret eder, “Esrem’in anne babasından biri cinnî (olmalı)” derdi. [28]

Bu Nasıl Hafıza Böyle!

Dârakutnî, Kûfe ehlinin hıfzda Abdullah b. Mes’ud’dan sonra Ebu’l-Abbas b. Ukde’den daha ileri kimse görmedikleri konusunda müttefik olduklarını söyler.

İbn Ukde anlatıyor: “(Büyük hadis hafızı) Berdîcî Kûfe’ye geldi. Hıfzda benden üstün olduğunu iddia etti. Dedim ki: Uzatma! Şurada bir sahaf dükkânına girelim. Teraziyi koyalım. Dilediğin kadar kitap tart. Sonra bunlar bize okunsun, akabinde biz de ezbere okuyalım! Bunun üzerine apıştı kaldı, bir şey diyemedi.” [29]

Ebu Bekr el-Ci’âbî anlatıyor: Rakka’ya girdim. Orada iki sandık kitabım vardı. Yanımda hizmet eden çocuğu kitaplarımı emanet bıraktığım adama gönderdim. Çocuk biraz sonra üzüntülü bir şekilde geri geldi ve “Kitaplar kaybolmuş!” dedi. Dedim ki: “Evladım üzülme! O sandıklarda iki yüz bin hadis vardı. Ama onlardan bir tanesinin ne isnadı, ne de metni benim için sıkıntı teşkil eder!” [30]

Ci’âbî yine şöyle demiştir: “Dört yüz bin hadis ezber bilirim, altı yüz bin hadiste müzakere yaparım.” [31]

Elinde Hiç Kitap Görmemişlerdi

Ömer b. Şebbe’nin anlattığına göre, Ebu Davud et-Tayâlisî’den kırk bin hadis yazmışlardı ve elinde kitap yoktu. [32]

Ebu Abdillah el-Huttulî Basra’ya gelmişti. Yanında hiç kitabı yoktu. Kitapları gelene kadar aylarca hafızasından rivayette bulundu. Daha sonra şöyle diyecekti: “Kitaplarım gelene kadar ezberimden elli bin hadis rivayet ettim!”[33]

Muhammed b. Yahya: “Abdurrahman b. Mehdi’nin yanında asla kitap görmedim. Ondan ne dinlediysem hepsini ezberinden dinledim” demişti.[34]

Yine, İbn Mehdi ezberinden yirmi bin hadis imla etmişti.[35]

Ebu Davud’un Oğlu, Bir de Kitap Ha!

Meşhur Sünen sahibi Ebu Davud’un oğlu Ebu Bekr Abdullah b. Ebî Davud Sicistan’a gitmişti. Bunu duyan Ehl-i hadis, etrafına toplanıp Abdullah’tan hadis rivayet etmesini istediler. Abdullah “Yanımda kitap yok” diyerek imtina etti. Oradakiler: “Ebu Davud’un oğlu, bir de kitap ha!” diyerek tepki verdiler.

Abdullah anlatıyor: “Beni galeyana getirdiler. Ben de ezberimden otuz bin hadis rivayet ettim. Aradan bir müddet geçtikten sonra Bağdat’a dönünce (Sicistan’da başımdan geçenleri duyan ve bu durumu kıskanan bazı) Bağdatlılar: “Gitti, orada insanlarla oynadı, geldi” dediler. Bu sözlerin çıkardığı münakaşa üzerine, orada imla ettiğim hadislerden bir nüsha yazdırıp getirmesi için altı dinara bir ulak tutup Sicistan’a gönderdiler. Ulak gitti, bir nüsha yazdırarak Bağdat’a getirdi ve nüsha Bağdat’taki hafızların incelemesine sunuldu.

Abdullah devam ediyor: İmla ettiğim hadisler içinde altı hadiste hataya düştüğümü söylediler. Bunlardan üç tanesi bana o şekilde rivayet edilmişti, dolayısıyla hata bana ait değildi. Diğer üçünde ben hata etmiştim.” [36]

Onun Tekmesi Yolculuğumdan Daha Sevimli!

Şimdi Ahmed b. Mansur’un dilinden büyük hafız Ebu Nuaym el-Fadl b. Dükeyn’in hikâyesini dinleyelim:

“Ahmed b. Hanbel ve Yahya b. Ma’în ile beraber Ebu Nuaym el-Fadl b. Dükeyn’den hadis dinlemek için yola çıktık. İbn Ma’în Ahmed’e: “Ebu Nuaym’ı bir imtihandan geçirmek istiyorum” dedi. Ahmed b. Hanbel: “Yapma, adam güvenilir biri” dedi. İbn Ma’în: “Çaresi yok, yapacağım” dedi. Bir kağıt aldı. Ebu Nuaym’ın hadisinden otuz hadis yazdı. Hadislerin içine her on hadisten sonra Ebu Nuaym’ın rivayet etmediği bir hadis ekledi.

Sonra Ebu Nuaym’ın yanına geldiler. İbn Ma’în on hadis okudu. Ebu Nuaym dinliyordu. Sonra (araya sıkıştırdığı) on birinci hadisi okudu. Ebu Nuaym: “O benim hadisim değil, üzerine çizgi çek!” dedi. Ebu Nuaym dinlemeye İbn Ma’în okumaya devam etti. On hadis daha okuduktan sonra (araya sıkıştırdığı) ikinci hadisi okudu. Ebu Nuaym yine: “O benim hadisimden değil, üzerine bir çarpı at!” dedi. Yine İbn Ma’în okumaya Ebu Nuaym dinlemeye devam etti. Bir on hadis daha okuduktan sonra İbn Ma’în (araya sıkıştırdığı) üçüncü hadisi de okuyunca Ebu Nuaym’ın rengi değişti, gözleri döndü. İbn Ma’în’in üstüne yürüdü. Ahmed İbn Hanbel’in kolunu tutarak: “Bu böyle bir şey yapmayacak kadar takva sahibidir” dedi. Beni kastederek: “Bu da böyle bir şey yapmaya yeltenemez. Bu senin işindir ey mücrim!” dedi ve bir tekmeyle İbn Ma’în’i kürsüden aşağıya yuvarladı. Bunun üzerine İbn Ma’în: (böyle güvenilir, dikkatli biri olduğunu gördükten sonra) Allah’a yemin ederim ki onun tekmesi bana yaptığım şu yolculuktan daha sevimli!” dedi.[37]

Hafızların Sultanı İmtihana Çekiliyor

Yukarıda Ebu Nuaym el-Fadl b. Dükeyn örneğinde de görüldüğü gibi, hadis ezberlemenin revaçta olduğu, hadis hafızlarının toplumda itibarının yüksek olduğu zamanlarda, insanların, kendi beldelerine gelen meşhur hadis hafızlarını imtihan etmek gibi bir alışkanlığı vardı. İşte bu meyanda en sahih hadis kitabı olarak kabul edilen Sahih-i Buhari’nin sahibi “Hafızların Sultanı” İmam Buhari hakkında anlatılanlar insana aşkolsun dedirtecek cinstendir.

“Buhari Bağdat’a gelmişti. Bunu işiten ehl-i hadis toplandılar, Buhari’yi imtihan etmek istediler. Yüz hadisi ele aldılar, metin ve isnadlarını birbirine karıştırdılar; bir isnadın metnini başka bir isnada, bir metnin isnadını başka bir metne ekleyerek her birine on hadis düşecek şekilde on adama verdiler. Buhari’den bir gün hadis rivayet etmesi için söz aldılar ve bu on adama Buhari geldiği zaman bu hadisleri ona sormasını emrettiler.

O gün geldiğinde bu kişiler mecliste hazır bulundu. Aralarında Horasan’dan, Bağdat’tan gelenlerin bulunduğu bir grup da oradaydı. İnsanlar gelip toplanınca bu on adamdan birisi kalkıp Buhari’ye (metin ve isnadları birbirine karıştırılmış) hadislerden bir hadis sordu. Buhari: “Böyle bir hadis bilmiyorum” dedi. Adam teker teker diğer hadisleri de sorarak on hadisi bitirdi. Buhari her defasında “Bilmiyorum” diyordu. Mecliste bulunan ilim sahipleri birbirlerine bakıp Buhari için “meseleyi anladı” diyor, durumdan haberi olmayan bazıları ise Buhari’yi hafıza zayıflığı ve acizlikle itham ediyorlardı.

Sonra o on adamdan biri daha kalktı. O da kendisine verilen hadislerden birini sordu. Buhari “Bilmiyorum” dedi. Öbürünü sordu. Buhari yine “Bilmiyorum” dedi. Diğer hadisleri de teker teker okuyup on hadisi bitirdi. Buhari her zamanki gibi “Bilmiyorum” diyordu. Böylece üçüncü, dördüncü, beşinci… onuncu adama kadar her bir adam kalkıp kendisine verilen onar hadisi okudu, bitirdi. Buhari her defasında “Bilmiyorum” sözünden fazlasıyla mukabele etmiyordu.

Bu on kişi kendilerine verilen hadisleri okuyup bitirdikten sonra Buhari ilk okuyana döndü, “Senin ilk okuduğun hadis şöyleydi, doğrusu şudur; ikinci hadisi şöyle okudun, doğrusu budur; üçüncü hadisi, dördüncü hadisi… diyerek on hadisin sırasıyla önce karıştırılmış halini, sonra da doğrusunu söyledi; her bir hadisin metnini ait olduğu isnada, her bir isnadı da ait olduğu metne koydu.

Diğer şahıslara karşı da aynı şeyi yaptı. Bunun üzerine oradakiler Buhari’nin hıfzını itiraf edip üstünlüğünü kabul ettiler.”

Tartışmasız büyük hadis otoritesi İbn Hacer bu rivayeti kendi senediyle naklettikten sonra şu sözleri söylemekten kendisini alamaz: “İşte burada Buhari’nin önünde diz çökülür. Şaşılacak olan, yanlış rivayetleri düzeltmesi değildir; çünkü hafızdı (doğrusunu zaten biliyordu). Asıl şâyân-ı taaccüb olan, bir dinlemekle kendisine okunmuş olan hatalı yüz rivayeti sırasıyla ezberlemiş olmasıdır!”[38]

Yine, Buhari: “Yüz bin sahih, iki yüz bin sahih olmayan hadis ezber biliyorum” demişti.[39]

Bilmediğim Her Bir Hadise Bir Dirhem

Ebu Hâtim er-Razî anlatıyor: “Ebu’l-Velid et-Tayâlisî’nin kapısının önünde durup, orada bekleşen hadisçilere: “Sahih olmak şartıyla kim benim bilmediğim müsned bir hadis söylerse ona bir dirhem vereceğim!” dedim. Oradakilerin içerisinde Ebu Zür’a da vardı. Kastım şuydu: İşitmediğim bir hadis, filanca kimsenin rivayetidir denilip bana bildirilecek, ben de dirhemi verip o hadisi dinlemiş olacaktım. Yani bilmediğim hadisleri onlardan öğrenmek istiyordum. Ama hiçbiri kalkıp bilmediğim bir şey getiremedi.” [40]

Ebu Ali ed-Deylemî kırk bin hadis ezber biliyor, yetmiş bin hadiste müzakere yapıyordu.[41]

Abdân (Abdullah b. Ahmed b. Musa) yüz bin hadis ezber biliyordu.[42]

Ünlü Yemenli muhaddis Ma’mer anlatıyor: “Ben, Şu’be, Sevrî ve İbn Cüreyc bir araya geldik. Bir hoca geldi ve bize ezberinden dört bin hadis imla etti. Daha sonra baktık; iki yerden başkasında hata etmemişti. O iki hata da ondan veya bizden kaynaklanmıyordu. Bilakis üst tabakalardaki ravilere aitti. İşte o adam Talha b. Amr idi.”[43]

Yezid b. Harun’a, müstemlîsi[44] Harun’un, onun hadislerinin içerisine kendisine ait olmayan başka hadisler karıştırmak istediğini söylemişler, bunun üzerine Yezid, müstemlîsi Harun’un yanına girerek kızgınlıkla şöyle demişti: “Ey Harun! Duyduğuma göre hadislerimin içerisine benim rivayetim olmayan hadisleri karıştırmak istiyormuşsun! Elinden geleni ardına koyma! Vazgeçecek olsan da Allah fırsat vermesin! Yirmi üç bin hadisi ezbere biliyorum. Onların hakkını veremeyeceksem Allah beni yaşatmasın!”[45]

ÖNCEKİLERİN İLMİ GÖNÜLLERİNDEYDİ

Yukarıdaki misaller -konumuz hadis hafızlığı olduğu için- meşhur hadis hafızlarından seçilmiştir. Yoksa bilgiyi ezberlemek sadece Ehl-i hadise mahsus bir şey değildi. İlimler tarihini, farklı sahalara mahsus teracim ve tabakat kitaplarını okuyanlar, mesela ünlü Arap şairi Mütenebbi, Ebu Temmam, Esma’î, Gulâmu Sa’leb, Ebu’l-Kâsım et-Tenûhî (Ali b. Muhammed), Ebu Bekr el-Enbârî, Ebu’l-Feth İbnu’l-Amîd, Sa’leb (Ahmed b. Yahya)’nın Arap dili ve şiirde, Kelbî’nin neseb bilgisinde, yine Enbârî ile Ebu Ali el-Fârisî’nin tefsirde mahfûzâtının çokluğunu görüp şaşıracaklardır.

Esma’î, altmış bin urcûze (“Recez” vezninde kaside) ezber biliyordu.[46] Ebu Bekr el-Enbârî, hafızası darb-ı mesel olmuş bir kimseydi. Kırk beş bin varak tutan “Ğarîbu’l-hadis”i, bin varak “Şerhu’l-Kâfî”yi, bin varak “Ezdâd”ı, yedi yüz varak “Câhiliyyât”ı ve diğerlerini ezberinden imla etmişti.[47] Gulamu Sa’leb, hafızasından Arap diliyle ilgili otuz bin varak yazdırmış,[48] Kelbî, Kur’ân-ı Kerim’i üç günde ezberlemişti.[49]

Ünlü Arap dilcisi Ebu Hilal el-Askerî’nin “Lügat hafızları” başlığı altında verdiği bilgiye göre, Esma’î, ezberindeki şiir ve tarihî bilgi dışında Arap lügatinin üçte birini ezberlemişti. Ebu Zeyd el-Ensârî üçte ikisini, Halil b. Ahmed el-Ferâhîdî yarısını, Ebu Malik Amr b. Kirkara hepsini ezberlemişti.[50]

Yine Ebu Hilal şunları kaydetmektedir: “… Esma’î’nin ilmi (kitapları) bir sandıktaydı. Ancak hepsini ezbere biliyordu. Ebu Amr İbnu’l-Alâ’nın bir ev dolusu kitabı vardı, yandı. Ondan sonra ömrünün sonuna kadar kendisinden alınan her türlü bilgiyi ezberinden rivayet etmişti.”[51]

“Ebu Bekr b. Düreyd kadar tarihî malumat ezberinde olan kimse bilmiyoruz. Hocamız Ebu Ahmed el-Hasen b. Ahmed b. Saîd ince yazıyla, onun ezberinden imla ettiği rivayetlerden iki bin varak (dört bin sayfa) yazmıştı. Bununla birlikte, ne kendi zamanında ne de o vakitten sonra günümüze kadar, lügatten, kimsenin bilmediği kadarını ezbere biliyordu. İşte şu Arap diliyle ilgili bütün kitapları: el-Cemhere, el-İştikak ve diğerleri, hepsini ezberinden yazdırmıştı. Hiç kimse onun yanında bir kitap görmemişti!”[52]

Kütüb-i Seb’a’yı Ezberlemiş Hanımlar

Buraya kadar zikredilen misallerde mübalağa olduğunu düşünenler varsa, onlara, bu anlatılanların asla mübalağa olmadığının isbatı sayılabilecek bir haberimiz var. Uzakta değil yanı başımızda, sınır komşumuz Suriye’nin başkenti Şâm-ı şerif’te “Kütüb-i seb’a”yı yani “Kütüb-i sitte” ile birlikte İmam Malik’in Muvatta’ını ezberleyen otuz hanım talebe var. Ayrıca Buhari ve Muvatta’ı ezberlemiş, kalan beş kitabı ezberleme yolunda yüzden fazla hanım talebe… Kubeysîler (el-Kubeysiyyât) olarak bilinen kadın hareketine mensup bu hanımlar son zamanlarda benzeri görülmemiş bir gayretle, selefin epey zamandır unutulmuş bu sünnetini ihya ederek, Kur’an-ı Kerim’i ve Riyâzu’s-sâlihîn’i ezberledikten sonra İslam’ın en kıymetli hadis mecmualarını ezberlediler. İlk nesilde on yıla varan bir zaman diliminde, ikinci nesilde dört buçuk senede, bu yedi kitabı metinleri ve senedleriyle birlikte ezberleyerek ve hocalarına dinleterek icazet aldılar.

Yalnızca Buhari ve Müslim’de mükerrerlerle birlikte on dört bin civarında hadis olduğu bilinmektedir. Bu rakama Nesâî, Ebu Davud, Tirmizi, İbn Mace ve Muvatta’daki hadisleri de ekleyecek olursak yaklaşık olarak otuz beş bin hadisten söz ettiğimiz anlaşılacaktır.

8 Haziran Pazar günü Darulhikme’nin İstanbul’daki genel merkezini ziyaret eden Kubeysî hanımlardan hadis ezberleme kısmından sorumlu Semer el-Aşşâ hanımın ağzından bizzat dinlediğimiz bu bilgilerin fazlası var. Bu hanımın anlattığına göre, bu talebeler aynı zamanda eğitim müddetleri süresince, sarf, nahiv, akîde, fıkıh, usul-i hadis, usul-i fıkıh gibi diğer ilimleri de okuyorlar ve ezberledikleri kitaplarda mezkûr ravilerin hocaları ve talebeleri hakkında da kanaat sahibiler. Bu bilgileri tahkik etmek isteyen için Suriye uzak bir yer olmadığı gibi, bu hareketin ilmî danışmanlığını yapan, Türkiye’deki ilim çevrelerinin yakından tanıdığı Nureddin Itr Hoca da bir telefon kadar yakındır. [53]

Bütün bu anlatılanların nasıl mümkün olduğu düşünülebilir. Elbette ki bunları mümkün kılan birçok sâikten söz edilebilir. Her biri hakkında belki sayfalarca yazı yazılabilecek bu sâikleri, inşallah müstakil bir makalede hadis açısından ele alarak “Hadis hıfzını mümkün kılan sebepler” başlığı altında inceleyeceğiz.

Not: Bu yazı Rıhle Dergisinin Temmuz-Eylül 2008 tarihli 2. sayısında yayınlanmıştır.



[1] Burada, Kur’ân lafzı ile, kendilerine gönderilen ilahî kitabı, ümmetler içerisinde yalnızca bizim ümmetimizin ezberlediği ifade edilmek istenmektedir.

[2] İbnu’l-Cevzi, el-Hassü alâ hıfzi’l-ilm ve zikru kibâri’l-huffaz, 35–36.

[3] Mesela bkz: Ahmed b. Hanbel, Müsned, XXXVIII, 466, (Hadis no: 23482).

[4] Bu hususta özetle de olsa bir fikir edinmek için şu nefis makaleye bkz: Muhammed Zahid el-Kevserî, Makâlâtu’l-Kevserî, “Mesâhifu’l-emsâr ve izamu inâyeti hâzihi’l-ümme bi’l-Kur’âni’l-Kerîmi fî cemî’i edvârihâ ” başlıklı makale, 101–114.

[5] Bizde olduğunun aksine, Arapçada “hafız” denildiği zaman yalnızca hadis hafızı akla gelmektedir. Kur’ân hafızına bir sıfat isim gibi “Hâmilu’l-Kur’ân” denilmektedir. Hatib, mutlak olarak hafız denildiğinde bu sözden yalnızca Ehl-i hadisin anlaşılacağını ve onlardan başkasına bu vasfın ıtlak olunamayacağını söyler. Bu, Ehl-i hadise ait en yüksek rütbedir. Bkz: Hatib el-Bağdadi, el-Câmi’ liahlâkı’r-râvî ve âdâbi’s-sâmi’, II, 248.

[6] Bkz: Hâkim en-Neysâbûrî, el-Medhal ilâ ma’rifeti Kitabi’l-İklîl, 83.

[7] İbn Ma’în’in sözünün farklı rivayetleri için bkz: Ebu Saîd İbnu’l-A’râbî, Mu’cemu İbni’l-A’râbî, Hâkim, a.g.e., 70; Ebu Ya’lâ el-Halîlî, el-İrşad fî ma’rifeti ulemâi’l-hadis, II, 595.

[8] Bu hususta geniş bilgi için bkz. Muhammed Mustafa el-A’zamî, Dirâsât fi’l-hadîsi’n-nebevî ve târîhi tedvînihi, ikinci ek, II, 595–601.

[9] Bu hususta daha geniş malumat için bkz: Sehavi, el-Cevâhiru ve’d-dürer fi tercemeti şeyhi’l-İslam İbn Hacer, I, 79–97; Suyuti, Tedrîbu’r-râvî fî şerhi Takrîbi’n-Nevâvî, I, 34-40; Abdülfettah Ebu Gudde, Risale fî umerâi’l-mü’minîne fi’l-hadîs, (kitabın sonundaki tetimme) s. 126–132. (Cevâbu’l-hâfız el-Münzirî ve Kelimât isimli kitaplarla beraber).

[10] Bkz: Abdurrahman b. Yahya el-Muallimî, el-Envâru’l-kâşife limâ fî kitabi “Advâ ala’s-sünne” mine’z-zeleli ve’t-tadlîli ve’l-mücâzefe, 227–228.

[11] Râmehurmuzî, el-Muhaddisu’l-fâsıl beyne’r-râvî ve’l-vâî, 397.

[12] İbn Abdilberr, Câmiu beyâni’l-ilmi ve fadlih vemâ yenbağî fî rivâyetihi ve hamlih, I, 296.

[13] Medine’ye yakın bir yer.

[14] İbn Abdilberr, a.g.e., I, 296.

[15] İbnu’l-Cevzi, el-Hassü alâ hıfzi’l-ilm, 107.

[16] İbnu’l-Cevzi, a.g.e., 105.

[17] İbnu’l-Cevzi, a.g.e., 81.

[18] İbn Ebi Hatim, el-Cerhu ve’t-ta’dîl, I, 63.

[19] İbnu’l-Cevzi, a.g.e., 89. Ayrıca bkz: Hâkim, a.g.e., 84.

[20] İbnu’l-Cevzi, a.g.e., a.y.

[21] İbnu’l-Cevzi, a.g.e., a.y.

[22] Zehebi, Tezkiratu’l-huffaz, I, 84. Benzer bir rivayet için bkz: Râmehurmuzî, a.g.e., 380; Ebu Hayseme Züheyr b. Harb en-Nesâî, Kitabu’l-ilm, 12; Sünenu’d-Dârimî, (Mukaddime), I, 428.

[23] Zehebi, a.g.e., I, 84.

[24] Üzerinde oynanmış, değiştirilmiş.

[25] İbnu’l-Cevzi, a.g.e., 65. Yakın bir rivayet için bkz: Hakim, a.g.e., 84.

[26] İbnu’l-Cevzi, a.g.e., 56.

[27] İbnu’l-Cevzi, Menakıbu’l-imam Ahmed, 76.

[28] İbnu’l-Cevzi, el-Hassü ala hıfzi’l-ilm, s. 58.

[29] İbnu’l-Cevzi, a.g.e., s. 60.

[30] İbnu’l-Cevzi, a.g.e., 117.

[31] İbnu’l-Cevzi, a.g.e., 118.

[32] İbnu’l-Cevzi, a.g.e., 79.

[33] İbnu’l-Cevzi, a.g.e., 90.

[34] İbnu’l-Cevzi, a.g.e., 90.

[35] İbnu’l-Cevzi, a.g.e., 91.

[36] İbnu’l-Cevzi, a.g.e., 87-88.

[37] İbnu’l-Cevzi, a.g.e., 103-104.

[38] İbn Hacer, Hedyu’s-sârî mukaddimetu Fethi’l-Bârî, I, 510–511.

[39] İbn Hacer, a.g.e., 512.

[40] İbnu’l-Cevzi, a.g.e., 110.

[41] İbnu’l-Cevzi, a.g.e., 64.

[42] İbnu’l-Cevzi, a.g.e., 87.

[43] İbnu’l-Cevzi, a.g.e., 85.

[44] Müstemlî: Hadis meclisinde söze ilk başlayan, hadis rivayet eden hocaya ilgili hadisleri soran, daha sonra hocanın söylediklerini yüksek sesle söyleyerek hadis talebelerine duyuran kimseye denirdi. Önceden hadis imla eden muhaddislerin belli müstemlîleri olurdu.

[45] İbnu’l-Cevzi, a.g.e., 129.

[46] İbnu’l-Cevzi, a.g.e., 92.

[47] İbnu’l-Cevzi, a.g.e., 114.

[48] İbnu’l-Cevzi, a.g.e., 115.

[49] İbnu’l-Cevzi, a.g.e., 126.

[50] Ebu Hilal el-Askerî, el-Hassü alâ talebi’l-ilm ve’l-ictihadi fî cem’ihi, 93.

[51] Ebu Hilal el-Askerî, a.g.e., 75.

[52] Ebu Hilal el-Askerî, a.g.e., 94-95.

[53] Bu talebelerin hadis ezberleme programları ve eğitim süreleriyle ilgili bilgi almak isteyenler Nureddin Itr’ın “Fadlu’l-hadîsi’n-nebeviyyi’ş-şerîf ve cuhûdu’l-ümme fî hıfzihî” isimli kitapçığına bakabilir: 36-46.

İnsanlığın Vicdanı Olmak

02 Mart 2012

Batılı dillerde “vicdan” kelimesinin karşılığının bulunmadığı malum. Bu kelimeyi karşılamak üzere kullanılan “conscience” kelimesinin daha çok “bilme” vurgusu taşıyan, dolayısıyla sanki daha bireysel ve seküler duran bir yapısı var. Belki bu kelimenin “vicdan”ın anlam alanındaki küçük bir bölgeye karşılık geldiğini söyleyebiliriz.

“Vicdan”; sorgulama, değerlendirme, acıma, merhamet etme, şefkat gösterme, uyarma, adil olma, cezalandırma, hakkaniyet gösterme, diğerkâmlık… gibi kelimelerin bir araya gelerek aynı anda oluşturdukları his, bilinç ve davranış tarzının kolektif adıdır. Tarif edilmese de çok iyi bildiğimiz bu tabir sadece bizim tarafımızdan hissedilir ve yerli yerinde kullanılır. Onun yerini dolduracak bir başka tabir de yoktur zaten…

Sözlüğünde “vicdan”a yer olmayan Batılı insanın hayatında da vicdana yer olmaması şaşırtıcı değildir. Bu sebeple dünyayı kana bulasa dahi ondan “vicdan sızlaması” gibi bir şeyin sadır olmasını beklemek beyhudedir.

Silahlanmaya, savaşa, kozmetiğe, estetiğe, eğlenceye… para harcadıkça tüketme hissi kabaran batılı, bu sebeple yanı başındaki yetimin, mazlumun, kimsesizin sesini duymaz. Duyduğu oluyorsa, uzak ya da yakın menfaatinden, yani yine kendisini düşündüğündendir…

Bu bakımdan dünyadaki mazlum ve mağdurlarının sığınabileceği ve sığındığı bir tek adres vardır: Bizim vicdanımız.

İHH, kurulduğu 1995′ten bu yana insanlığın vicdanı olmanın ne anlama geldiğini fiilen gösteren çalışmaların altında imzası bulunan gerçek anlamda “yüz akı” bir organizasyon. Kuruluşunun üzerinden 20 yıl bile geçmemişken devletlerin yapamadığını yapmaya muvaffak oldu. Halen 135 ülkede fiilî çalışmalar yürütüyor.

Ne mi yapıyor İHH?

Çok kısaca savaşların ve tabii afetlerin açtığı yaraları sarmak ve fakirlikle mücadele.

Bir cümlede özetlemeye çalıştığım bu faaliyetler bütününün altında ne büyük fedakârlıkların yattığından, hangi kocaman yüreklerin nerelerde ne olmazları oldurduğundan –”vicdan”la “reklam” bir arada bulunmayacağı için– kitlelerin bütün boyutlarıyla haberdar olmaması normaldir. Bir şeyi iyi biliyoruz: Bu faaliyetleri –sürekliliğini de aksatmadan– yürütmek parayla-pulla olacak iş değil; bu ancak “vicdan” işidir.

Burada İHH’nın faaliyetlerinden uzun uzadıya söz edecek değilim. Zaten buna bu köşenin sınırları yetersiz kalır. http://www.ihh.org.tr adresi her şeyi anlatıyor.

Ben burada İHH’nın yeni kampanyasına bir nebze değinmek istiyorum: 16-31 Mart Yetim Dayanışma Günleri.

2007 yılında hayata geçirilen Sponsor Aile Sistemi sayesinde bugüne kadar toplam 36 ülke ve bölgede 23.282 yetimin bakımını temin etmiş İHH. Dünya çapında halen 165 milyon yetim ve kimsesiz çocuk bulunduğu dikkate alındığında bu çalışmanın geliştirilmeye ne kadar muhtaç olduğu kendiliğinden ortaya çıkıyor. Sadece Irak’ta 5 milyon çocuğun yetim/kimsesiz kaldığını biliyoruz. Bunlara kim el uzatacak?

İHH, yetim çalışmalarını yürüttüğü 36 ülke ve bölge ile Türkiye’deki 31 vilayete bizzat kendi ekiplerini göndererek, geri kalan yerlerde ise partner kuruluşlar aracılığıyla yetim çalışmasını organize ediyor.

Buralara gitmek lazım. O insanların dünyasına girmek lazım. Bunu bizim yapmamız lazım. Oralara biz gitmezsek başkaları gidiyor ve oralarda başka başka işler yapıyor.

Geçen yıl Bosna’ya bir seyahat gerçekleştirmiştik. Orada bize mihmandarlık eden arkadaşların anlattığına göre Bosna savaşı sonrası yetim/kimsesiz kalan müslüman çocuklar Kızılhaç’ın insafına terk edilmiş bulunuyor. Bu şu anlama geliyor: Bosna savaşında can veren müslüman ana-babaların, şehitlerin çocukları Hristiyan olarak yetiştiriliyor!

Ne yazık ki bu sadece Bosna’ya özgü bir durum değil. Dünyanın neresine giderseniz gidin misyoner teşkilatları, organ mafyası, fuhuş mafyası iş başında. Onların pençesine düşense kahir ekseriyeti müslüman olan kimsesizler ve yetimler… Bu ne büyük bir ardır, ne büyük bir vebaldir!..

İHH’nın çalışmaları bir nebze olsun bize acımızı unutturuyor, teselli oluyor. Bu çalışmaların büyüyerek devam etmesi bir iman borcudur, vicdan borcudur…

Başta aziz hemşehrim Bülent Yıldırım olmak üzere bütün İHH çalışanlarını yüz akı faaliyetleri sebebiyle tebrik ediyor, muvaffakiyetlerinin devamını diliyorum.